29 Ağustos 2017 Salı

SAMSUN, Atatürk'ün Şehri.




Atatürk'ün Şehri Samsun'a ayak bastık. Samsun hep böyle anılır. "ayak bastık" sözüyle..


19 Mayıs 1919 yılında Samsun'a ayak basan Atatürk'ün şehrinde konakladığımız yer Yafeya Otel

İyi ki burayı seçmişiz dedik, çünkü her yere yürüme mesafesinde.. Bu otele tavsiye ediyorum, konaklaması ve kahvaltısı güzel bir otel.


Otelimize yerleştikten sonra, ilk işimiz park içinde  atın üzerindeki Atatürk heykeli.. Bu heykelin özelliği kaide üzerinde iki ayağının üzerinde duran heykel olması, eğer kuyruğu kaideye değmese imiş, belki de birinciliği alacakmış.

Samsun'da akşam saati Batı-Doğu Park ve Yabancılar Çarşısını gezdik. Sahilde ki parklarda çok güzel süslenmiş paytonlar cirit atıyor.


Kurtuluş savaşının başlangıç noktası Kurtuluş yolu için sahile güzel heykeller yapılmış. 



Zaten Samsun denince ilk akla Milli Mücadele’nin başladığı şehir olması geliyor. Atatürk, 19 Mayıs 1919’da 18 arkadaşı ile birlikte Bandırma Gemisi ile şehre geliyor. Burada Milli Mücadele’nin ilk adımı atılıyor. İşte bu yüzden şehrin birçok tarihi yapısının olduğu belediyenin adı da İlkadım.


Bandırma Gemisi Müzesi de yine Samsun'un önemli yerlerinden. Belediye Meydanları ve sahili çok güzel yapmış. Gemi Müzesinin içersinde Atamızın büstleri ve alt katta ise güzel bir resim sergisi var.

Diğer bir konu da Samsun'un Amazon kadınlarının da yaşadığı yer olması. 

Samsun kent merkezindeki Batı Park’ta 50 bin metrekarelik alan üzerine kurulu olan Amazon Adası içerisinde yer alan 2.5 dönümlük Amazon Köyü, efsaneye göre, Samsun‘un Terme ilçesi Gölyazı Beldesi’nde yaşadıkları tahmin edilen amazon kadınlarının yirminin üzerinde heykeli bulunuyor.

İsmini Temiskira‘da (Terme) yaşadıkları düşünülen Amazonlardan alan yapay köyde, anaerkil bir toplum olan amazonların temsili heykeller, kabartmaları, günlük yaşamlarından kesitler ve eşyaları yer alıyor. Tek memeli ok, yay ve çift ağızlı balta gibi silahlar kullanan amazon toplumu, efsanevi kadın savaşçılar olarak biliniyor. Gözleri gerçek protez göz, saçları ise gerçek saçtan yapılan ve Hollywood’da korku filmlerinde kullanılan özel bir silikon madde kullanılarak yapılan heykeller, insan dokusuna yakınlığı ile oldukça gerçekçi.




Amisos Tepesi’nin yamacında 50 bin metrekarelik alan üzerine kurulu olan ve ismini savaşçı bir kadın toplumu olan amazonlardan alan Amazon Adası, devasa boyutlarıyla Samsun’un pek çok noktasından görülebilen Amazon ve Anadolu Aslanı Heykelleriyle şehre büyük görsellik kazandırmış. 


Amazon Adası’nda girişinde ziyaretçileri karşılayan dev Amazon Savaşçısı Heykeli, Elinde kalkan ve mızrağı ile adayı bekleyen amazon kadın savaşçı heykeli, olanca heybetiyle Karadeniz kıyılarına ayrı bir estetik katıyor.




Amazon Adası’nda yer alan Amazon Heykeli’nin sağ ve sol taraflarına Anadolu Aslanları adı verilen iki heykel var, birinin içi şu an müze gibi.. İçerisinde amazon toplumuna dair görüntülü ve sesli sunumların yapıldığı aslan heykellerinin içinden merdiven vasıtasıyla en tepeye çıkılabiliyor. Aslanların ağız kısmına çıktığınızda ise inanılmaz bir manzara ile karşılaşıyor ve Amazon Adası epeyce yüksekten izleyebiliyorsunuz.

2010 yılında yapılan Batı Park’ta yer alan Amazon Adası, bir kanal yardımıyla karadan ayrılan yapay bir ada. 




Amazon adasından çıkıp yolunuz Ordu'ya doğru giderken Terme'de bir pide yemeden geçmeyiniz. 
Köşem Pide Terme'deki en güzel pide mekanlarından biri.. Buraya muhakkak uğrayınız ve bir pide yemeden geçmeyiniz.


SİNOP, Mutlu insanların şehri.

"Türkiye'nin en mutlu insanları Sinop'ta yaşıyor" diye bir haber çıktı son zamanlarda gazetelerde..

Öyle midir gerçekten diyerek Sinop'a vardık. İstanbul'dan uçakla da gelinebilecek bu şehre aslında sık sık ziyaret edebiliriz dedik. Mutlu imişler ya, biz de olalım dedik.

Bakalım neden mutlular diye gezmeye başladık. Tabi ki ilk durağımız Sinoplu hemşerimiz Diyojen.

Şehrin girişinde sizi bu heykel karşılıyor. Nereden hatırlarım derseniz. Meşhur Sezen Aksu şarkısındaki "Gölge etme! Başka ihsan istemem" dizelerinden.

Makedonya Kralı Büyük İskender'in hayranı olduğu ve benden bir isteğin var mı diye sorduğunda, "Gölge etme başka ihsan istemem" diye tarihe not düşen meşhur filozof Diyojen bahsettiğimiz.

Alparslan'a esir düşen Bizans Kralı Romen Diyojen Türkiye'de halk arasında iyi bilinse de Sinoplu Diyojen pek bilinmez. Klinik felsefenin öncüsü Sinoplu Diyojen'in heykeli Tarihi Sinop Cezaevi yakınlarında yer alıyor. M.Ö. 400'lü yıllarda yaşayan Diyojen medeniyete karşı çıkan ve bu yüzden bir fıçı içinde yaşayan bir filozof. Tek varlığı olan su kabını da eli ile su içen bir çocuk gördüğünde bırakmış.

Diyojenden sonra mutlu insanların, mutsuz olduğu bir mekana geliyoruz.

Tarihi Sinop Cezaevi..

İçler acısı, yürek burkan bir yer.





Tarihi Sinop Cezaevi dönemin ünlü yazar, şair ve politikacılarının tecrit yeri olarak kullanılmış. Bunlar arasında en ünlüsü ise Sabahattin Ali. Sadece bir yıl geçirdiği bu cezaevinde "Kuyucaklı Yusuf" romanını yazmış olmasının yanısıra 'Aldırma Gönül Aldırma' başta olmak üzere birçok da şiir yazmış. Burada içimiz darala darala bir gezi yaptık. Televizyondaki Parmaklıklar Arkasında dizisi de burada çekilmiş, film platosu toplanmamış ve ziyaretçilere burası belli saatler arasında açılıyormuş.

Sinop şehir merkezine 9 km uzaklıkta İnceburun ile Hamsilos'da görülmesi gereken güzel mekanlardan. Buraya mutlaka gidin ve vaktiniz varsa da Hamsilos'da muhakkak denize girin. Hırçın Karadeniz bu koyda uslanmış bir çocuk edasıyla size kucak açıyor.

İnceburun, Türkiye'nin en kuzey noktası olarak geçiyor. Buradaki deniz feneri önünde fotoğraf çektirip, doğanın tadını çıkartabilirsiniz. Birisi gözünüzü kapatıp sizi buraya getirse, gözlerinizi açtığınızda kendinizi İsviçre'de bir köyde hissedebileceğiniz İnceburun aynı zamanda deniz feneri ve çevresi Avrupa'nın en güney batı noktası olan Sagres Burnu'nu da anımsatıyor diyorlar. Sagres Burnunu görmediğimizden bize oraları hatırlatmadı. Türkiye haritasındaki kuzeydeki o incecik uzantıdayız tam olarak diyerekten güzel pozlu resimler çekildik sadece.

İnceburun ile ilgili bir önemli detay da yakından bu doğa harikasının bir nükleer santral projesi tehlikesiyle karşı karşıya olması. Elinizi çabuk tutmazsanız Türkiye'nin en güzel noktalarından birini belki de son kez benim bloğumda görmüş olacaksınız.

Buradaki konakladığmız otel Güleryüzlü Otel. Yine ETS tur üzerinden ayarlanmış bir yer. Fiyatı ve temizliği güzel ama arabası olmayanların şehrin içindeki bir otelde kalmalarını öneririm. Şehrin sahili harika.. Çok modern bir şehir. Gece saat kaç olursa olsun burada bayanlar rahat dolaşabiliyor.





Yemek yenecek yerlerin başında "Teyzenin Yeri Mantı Salonu" geliyor. Harika ve çooook lezzetli denebilecek bir tad. Buraya gelenlerin muhakkak burada mantı yemesini ve Nokul tatmasını şiddetle öneriyorum. Mantınızı yedikten sonra sahildeki teknelerle şehrin ışıklı halini denizden görebiliyorsunuz. Gürültülü müzikli tekneler size değişik bir yolculuk tattırıyor.

Erfelek Şelalesi de Sinop'tan Samsuna giderken uğradığımız hoş bir mekan. 26 basamaktan oluşan bu doğa harikası trekking ve dağ sporuyla uğraşanların yanı sıra bizim gibi maceracı halkında çok sevebileceği köşelerden biri..
Doğa içerisine yıllardır adeta gizlenmiş ve 1997 yılında Erfelek Barajı’nın yapımının başlanmasının ardında açılan yollar sonrasında Devlet Su İşleri tarafından keşfedilmiş. İrili ufaklı toplam 28 adet şelaleden oluştuğu söyleniyor. Ben 5-6 şelale geçtikten sonra ki mola yerinde dinlenirken, kızım ve eşim şelalenin sonuna kadar zorlu bir yolculuk yaptılar. Geriye geldiklerinde gördükleri ve keyiflerine diyecek yoktu.. 

Kısaca Sinop, İstanbul'dan sonra yaşanacak güzel illerden biri gibi.. Yazı güzel, insanları güzel. Aşağıdaki şiir aslında benim duygularımı çokta güzel anlatmış. İl Emniyet Müdürünü Ercan Dağdeviren'i tebrik ediyorum.. Ne de güzel kaleme almış, 


İl Emniyet Müdürü Ercan Dağdeviren’in Sinop şiiri; 

SİNOP,  İSTANBUL SENİN GİBİ, SEN İSTANBUL GİBİSİN.
 BİR FARKIN VAR,  SADECE SEN BİRAZCIK ŞİRİNSİN 
 VARSIN OLSUN, EY SİNOP SEN ŞİRİNDE GÜZELSİN 
GECEN AYRI MEST EDER, MEHTAP DENİZE YANSIR 
 CEZAEVİN HÜZÜNLÜ, İÇİNDE BİNLERCE SIR 
 YILDIZIN IŞIL IŞIL OYNAR MUTLULUK TAŞIR 
SARAYDÜZÜ, DURAĞAN, DİKMEN, GERZE
 BOYABAT ,ERFELEKTE ŞELALE 
AYANCIKTA BİR TUR AT,
MANTI KESTANE BALIK
 TÜRKELİ'NDE KAL YAT
 DENİZ HERKESİN AŞKI, SARMAŞ DOLAŞ ŞEHİRLE
 AY YILDIZLI ALBAYRAK CEZAEVİ VE KALE FENER
 IŞIK VERDİKÇE ŞARKI SÖYLER
 İSKELE, KUZEYİN UÇ NOKTASI OK GİBİ UZANMIŞSIN 
 DENİZ, ORMAN, MAVİ GÖK YEŞİLE BOYANMIŞSIN
 HAMSİLOS'TA KIVRILIP GİZLENİP SAKLANMIŞSIN 
MARTILAR KANAT AÇMIŞ SÜZÜLÜR GÖKYÜZÜNDE 
 MUTLULUK HUZUR ŞEHRİ TEBESSÜM VAR YÜZÜNDE
 İNSANI BAŞKA GÜZEL, ÖZÜNDE BİR SÖZÜNDE 
SİNOP ŞİRİN İSTANBUL BU GÜN TANIŞMA GÜNÜ
 DENİZİN GÖKYÜZÜNÜ YEŞİLİN MAVİLİĞİ SARILIP ÖPÜŞÜNÜ 
 MUTLULAR ŞEHRİ SINOP SEVDİM SAMİMİ GÜLÜŞÜNÜ 

SAFRANBOLU Müze kentte ziyaret






Safranı gözdedir, ambarı silme,

Lokumu cevizli, baklava dilme,

Asmalı bağları, dört köşe bölme, 

Yolu hazdan geçer Safranbolu’nun. 

demiş şair.. Safranbolu ziyaretinden sonra,  tarihin içinden geçtiğinizi ve hazzın en yüksek demlerini yaşadığınızı anlayacaksınız.

Karadeniz'in uç noktalarına kadar gidelim diye karar vererek ilk durağımız Safranbolu'da Tabagoğlu Ahmet Bey Konağına vardık.

Safranbolu konağından sahibi Cengiz beyin tanıtımı

Eskiden booking.com üzerinden ayarladığımız gezilerimizi, bu sayfanın kapanması sebebiyle ETS üzerine ayarladık. ETS'den övgüleriyle dikkat çeken bu otele daha doğrusu konağa geldik.


Tabağ Ahmet Bey Konağı gerçekten de kalınması gereken güzel bir yer. Otelimize yerleştik ve  kendimizi küçük sokaklara attık.

Buraya "Müze kent Safranbolu" desek daha doğru olur sanırız. Çünkü "sana dün tepeden baktım Aziz Safranbolu" dediğimizde tam da bir Müze kent görüyorsunuz. Batı Karadeniz bölgesinde Karabük iline bağlı, birbirinden güzel ahşap evleri ve çevresindeki cami, türbe, lonca çarşıları gibi tarihi eserleri, günümüze kadar "kent ölçeğinde korumasıyla" ünlenen bir yer burası.

Safranbolu daha önce de gitmiş biri olarak, o meşhur Safranbolu evlerinin hiç değişmeden kaldığını,  hatta daha da ileri giderek bir UNESCO mirası ünvanını aldığını  görünce çok sevindim.

Safranbolu aslında günübirlik geziler için çok uygun uzaklıkta..  Konaklamaya gerek kalmadan bir günde görülecek yerleri aslında gezebilirsiniz. Ama bizim gibi bir konakta zevk alarak kalayım derseniz Tabağ Ahmet Bey Konağı hem fiyat olarak, hem de tarihsel dokusu olarak hoş bir mekan.

Safranbolu Antik devirde Paplagonya olarak geçmekte imiş.Yörede sırası ile Hititler, Frigler, dolaylı yoldan Lidyalılar, Persler, Pondlar, Romalılar, Selçuklular, Çobanoğulları, Candaroğulları ve Osmanlılar egemenlik kurmuşlar. 1196 yılında Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan'ın oğlu Muhiddin Mesut Şah zamanında Türklerin eline geçmiş ve iyi ki de geçmiş biz de sevdik burayı atalarımız gibi. Bizans döneminde kentin adı Dadybra, Selçuklular döneminde Zalifre, Beylikler döneminde ve Osmanlıların ilk zamanlarında Borglu ve Borlu olmuş diyor tarihçiler.. 16. yy da yöreye yerleşen Taraklı Aşiretinden dolayı Taraklıborlu olmuş. Osmanlılar da altta kalmamış, onlarda bir sürü adlar koymuş, Zağfiran Borlu,  Zağfiran-ı Benderli, Zağfranbolu, son olarak Zafranbolu, Sonra da bu Zafranbolu olmuş Safranbol.. En doğrusu da şudur diye ekliyorlar. Çok pahalı olan Safran bitkisi asıl buraya ad verenmiş. Biz onların yalancısıyız azizim.

Safranbolu, geleneksel Türk toplum yaşantısının tüm özelliklerini yansıtan ve uzun tarihi geçmişinde yarattığı kültürel mirası, çevresel dokusu içinde koruyan örnek bir kent olması ve bunu korumadaki başarısından sonra 1994 yılında Unesco tarafından "Dünya Miras Listesi"ne alınmış ve bu da bizim toplumumuza biraz hava olmuş vallahi...

Bu müze kentte yerleşim biri kışlık, diğeri yazlık olarak iki kesimde biçimlenmiş,

Kışlık evlerin bulunduğu ve iki derenin oluşturduğu vadi, diğer bir tanımla ÇARŞI; dericilik, yemenicilik, demircilik, bakırcılık, semercilik, saraçlık, nalbantlık, keçecilik, kereste ticaretinin yapıldığı kesim imiş.. Tabagcılık yani deri işi burada önemli iş alanlarında imiş.. İş alanları Lonca düzeni şeklinde ayrı sokaklar içinde toplanmış,

Yazlık evler ise, bağ ve bahçeler arasında sayfiye yeri konumundaki BAĞLAR'da imiş, ama oraları gezginciler pekte bakmazlarmış. varsa yoksul müze kent olan kışlık evlerin olduğu yerlermiş...

Biz ne yaptık derseniz, ilk önce tabiki de çarşılarını, otantik evlerini dolaştık..


İlk işimiz yukarıda kalenin oradaki Müze ve Saat kulesi. Müzeyi dolaştıktan sonra, Saat kulesinin içindeki amcayı dinlemeden ve saat başlarındaki DINNNN sesi seramonisini hissetmeden dönmeyin derim.

Sonra da mutlaka uğramamız gereken yerlerden biri olan Hıdırlık Tepesine vardık. Buradan bakınca, "Aman Tanrım, hiç bir ev, diğerinin görüşünü kısıtlamıyor, ne kaaaa güzel bir şekilde evler konumlanmış mirim" diye mimari konuşmalar yaptık. Burası, Türklerin Safranbolu'ya geldikleri zaman konuşlandığı yermiş ve açık namazgah şeklinde namazlar kılınıp, yağmur duaları yapılıp, hıdırellezler kutlanırmış. Hatta ve hatta birini yolcu mu edeceksiniz buradan yolcularmışsınız.


Hıdırlık tepesinden aşağıya indik. Daracık, arnavut kaldırımlı sokakları daha alıcı gözle gezelim dedik. Sokaklar arasında yürürken bize ikram edilen lokumları afiyetle yiyerek yolumuza devam ettik. Cinci Hanı ve Hamamı. Han'ı bulamamak gibi bir şey söz konusu bile değil. 1645 yılında Padişah I. İbrahim zamanında Kazasker olan Safranbolu'lu Cinci Hoca tarafından yaptırılmış olan Han önceleri geldiğimizde restore de diye girememiştik. 1996 yılında yani.. Ama şimdi bitmiş. Güzel bir han olmuş.. Tepesine kadar çıkıp, poz poz tarihi evler arkamızda görüntüler aldık.

Karnımız acıkmıştı. Gözlemesi meşhur olan bu yerde nedense biz, yeni Safranbolu denilen yere gelerek bir dönerci de dürüm yedik.. Sonradan buna pişman oldum ama yedik gitti işte.. İlk gün bitmişti. Otelimize yani konağımıza dönerek tarihin içersinde uyuduk.


Ertesi sabah güzel bir kahvaltı sonrası, otelimizin sahibi Cengiz beyin hoş anlatımıyla Safranbolu hikayeleri dinledik ve otelimizden ayrıldık. Ayrıldık ama daha Safranbolu da günümüz bitmemişti. Otelden ayrılır ayrılmaz yolumuz Kaymakamlar evine yöneldi.

Kaymakamlar Evi, 19. yy başlarında yapıldığı sanılmaktaymış. Sahibi Safranbolu kışlası kumandanı Hacı Mehmet Efendi. Hacı Mehmet Efendi'ye Yarbay karşılığı olan "Kaim-Makam" denilmesi nedeni ile ailesi ve evleri halk arasında bu isimle anılmaktaymış. 1979 yılında Kültür Bakanlığı tarafından restore edilen ev, 1981 yılında Eğitim Merkezi olarak hizmete açılmış. Şimdilerde müze ev olarak düzenmiş. Çok da güzel olmuş, Harika heykellerle süslü hoş bir ev..

Evde 10 oda bulunuyor. Odalar kocaman. Haremlik ve Selamlık olarak ev ikiye ayrılmış. Tek tek bütün odalarını gezdik. Eğer sizinde bizim gibi vaktiniz yoksa gezi evlerinden yalnızca Kaymakamlar Evini gezmenizi öneririm.

Safranbolu'ya yolunuz düşerse, bizim gidemediğimiz ama size önerdiğimiz yerler arasında, Kara üzümler Gezi Evi, Mümtazlar Gezi Evi ve önceden izin alınarak gezilebilen evler; Havuzlu Asmazlar Konağı (biz gidemedik ama hiç olmazsa bir çay içmeye gidin diye tavsiye edilen bir ev), Emirhocazade Ahmet Beyler Evi, İsmail Hakkı Asmaz Evi, Hacı Hüseyinler Evi.

Safranbolu'ya gelip "Lokum" almadan sakın dönmeyin. Özellikle, safrandan yapılan lokumlardan almadan olmaz. Enerjini lokumla tazeleyebilir, bütün sokakları tatlı tatlı dolaşırsınız.

Ayrıca; buralara kadar gelmişken, o güzelim Safranbolu evlerinin küçük versiyonlarından almamak olmaz. Çarşılarda el emeği, göz nuru dökülmüş bir çok hediyelik eşya, çeyizlik bulabilirsiniz. Bir de burada bize kolonyalarını tanıtan bir bey vardı ki çarşı da onu da bulun.. Serpil'in Gezi Rehberinden geliyorum deyin, inanın sohbetine doyamayacaksınız.

Safranbolu'dan Sinop'a doğru yol alalım derken, Kristal Cam Teras'ı da görmeden edemedik. Yükseklik korkusu olanların zor gezeceği, ama görülmesi gereken bir yer burası..


Cam terastan sonra, biraz ilerde Tokatlı kanyonuna kadar indik. Bol merdivenli bir yer. Macera sevenler için hoş bir deneyim. Kanyonda güzel bir limonata keyfi yaptıktan sonra, mağaraya ulaşabileceksiniz. Mağaranın adı Bulak mağarası. 


Tokatlı Kanyonunda bol bol merdiven inen biz, Bulak Mağarasında da bol bol merdiven çıktık. Yorulduk ama güzel bir mekanı da keşfetmenin keyfine vardık. Safranbolu'ya 15 dk. mesafede olan bu mağarada bayağı serinledik. Sıcak havadan sonra bu mağaranın serinliği iyi geldi.. 

Safranbolu'yu bu şekilde bitirdikten sonra rotamızı Sinop'a doğru çevirdik.

15 Ağustos 2017 Salı

Karadeniz


https://www.facebook.com/serpilingezirehberi/
İle günlük Karadeniz yazısı notlarımı paylaşıyorum.  Dönünce ayrıntıları burda paylaşacağim. Dönene kadar facebook'tan takip edin.

8 Şubat 2017 Çarşamba

TATTIĞIM GÜZEL BİR LEZZET "TARHANA"

UŞAK ;

Çok merak edip de gidemediğim şehirlerden biri. Uşak şehri bana Uşakizade lakaplı ailelerden dolayı soylu bir şehir gibi gelir. Ozanlar şehri diye anılır. Meşhur Karun kadar zengin lafının da yine bu şehre ait olduğu söylenir.  Çünkü bu Karun hazineleri Uşak'taki müzelerde sergilenirmiş. Uşakizade bilmem ne efendi diye de namlı bir hitabı vardır bu şehirli olanların. Bu şehir saklı kalmış bir şehir sanki. Keşfedilmeye değer olmalı, g
ezmeli, görmeli ondan sonra bu şehir ile ilgili gördüklerimizi anlatmalı.


Çok güzel bir UŞAK tanıtım videosu (Gez Gönlünce sayfasından alıntı.)


Benim Uşak şehrine düşkünlüğüm, TARHANA çorbasının lezzetinden geliyor. 

İstanbul Beylikdüzü'nde düzenlenen Turizm Fuarında Tarhana Baba ile tanıştım. Yaklaşık 4-5 yıldır her fuar zamanı giderim ve Uşak reyonundan o müthiş tarhanayı içer, sonra da kışlık tarhanamı alırım.



Her sene kurucusu Mustafa amcaya da aynı lafları söylememden dolayı da, evdekiler bana gülerler.. Beylik lafım, "Vallahi sizin tarhananızı içtiğimden beri, başka tarhanalar içemiyorum" diyormuşum. Mustafa amca da asil tavrıyla bana "Tarhanayı içinde verdiğimiz tarife göre yaparsanız,  her zaman o zaman lezzeti yakalarsınız" der. Genellikle yapımını kimselere söylemeyen ketum kişilerin aksine, aldığınız tarhananın yanına da bir tane de tarif broşürü verir.

Gezi sayfama bu yazımı yazıyorum, çünkü Uşak'a gezme sebebiyle gidecek olanların uğrayarak bu güzel çorbayı tatmalarını istiyorum. Hani Keloğlan'ın bir filmi vardı. Padişahın kızı günlerce uyurdu da, onu uykudan annesinin yaptığı tarhana  çorbasının tadı ve kokusu uyandırır, uyanır uyanmaz da uykusunda içirilen bu çorbayı sorar ve tarhananın yüzü suyu hürmetine Keloğlan'a aşık olur. Böyle her derde deva bir çorbadır TARHANA..




Tarhana Baba’nın kurucusu Mustafa Yeldanlı, bu işe 1974 yılında Uşak’ta Tarhana ve Erişte üretimi yaparak başlamış.

Zaman içinde, Bebek Tarhanası, Mantarlı Tarhana, Kızılcıklı Tarhana, Yaş Hamur Vakumlu Tarhana üretimi de yapmışlar. Mustafa bey’in Oğulları; Serdar ve İsmail bey’ler de işin içindelermiş. Mustafa amca,  işinin başından hiç ayrılmayan biri. Tüm Fuar’lara katılıp, ziyaretçilere bizzat eliyle Uşak Tarhanasını ikram ederek tanıtımını yapıyor..

Tarhana Baba Mustafa amcanın, bir diğer güzelliği de tarhana yanında verdiği lezzetli tarifi, özlü sözleri... Gerçekten keşfedilmesi gereken bir değer.

Tarhana Baba, annelerin yaptığı Tarhana’ya saygı duyarak ve kendi Tarhana’larına güvenerek diyor ki; ”Annelerden sonra ikinciyiz” .
  
Tarhana sağlığımıza nasıl yarıyor derseniz;

"Tarhana bağışıklık sisteminden damar tıkanıklığını engellemesine, bağırsak temizlemeden mide asiti düzenlemesine, soğuk algınlığından kansere karşı önemli koruma sağlamasına, çok iyi bir kolestrol düşürücü ve seçkin bir probiyotik ürün olmasına kadar bir çok şifa dağıtmakta ve bunu bazı zamanlarda profesörler derslerinde işlemektedirler."

"Taklit edilmek güzel, Şifa dağıtmak mutluluk, 
Uşak'ın adını duyurmak gurur, Sektör oluşturmak sevinç, 
Babamızın amacını yerine getirmeye çalışmak paha biçilemez. 

Yaptığı şöhret haklı, İçinde hayat saklı, 
Bu Tarhana alır aklı, Hele olursa Yeldanlı

Taklitler Aslını Yüceltir

Çorba değil, Reçetesi bin yıllık şifa kaynağı Uşak tan..." sözleriyle, Mustafa amcanın edebi kişiliğini de Tarhanayla birlikte tanıyorsunuz.


Ben çok beğendim, önermek istedim, sayfamın yeni bölümü "TATTIĞIM LEZZETLER" köşesinin ilk tavsiyesi olarak bu şifalı çorba TARHANA'yı  önermeyi uygun buldum.  

Peki pişirme sırrı ne bu tarhananın. Aldığınız paketlerin yanında size bu güzel sözlerle birlikte, bir de tarifini veriyor. Tarif şöyle;

- 1 litre ılık suya 3,5 çorba kaşığı tarhana ıslatarak karıştırıp bir kenara koyun.
- Tencereye yarım çorba kaşığı salça, az miktarda sıvı yağ ve tuz koyarak hafif ateşte karıştırarak sıvı yağın kızmasını bekleyın. Sonrasında bu karışımın üzerine önceden 1 litre suya 3,5 çorba kaşığı ıslatılarak beklettiğimiz karışımı boşaltın ve hafif ateşte göbek atımı tabir edilen kaynamaya kadar karıştırın. (tercihe göre sarımsak ve tavuk suyu ilave edin)
-  Göbek atımı tabir edilen seviyeye geldiğinde karıştırmayı bırakıp 5-10 dakika hafif ateş üzerinde bekletip servis yapabilirsiniz.
Not: Kaynama noktasına kadar karıştırılması tavsiye olunur.


Ürünlerinde katkı kullanmıyorlar. Beyaz un yerine, tam buğday unu kullanıyorlar ve 21 gün Fermenteli olarak üretimi tamamlıyorlar.  Tarhana Çorbası çocuklara, büyüklere herkese çok faydalı. Uşak’a gittiğinizde mutlaka uğrayın ve lezzetin tadına varın der tüm tanıtım sayfaları.   Gidemiyorsanız benim gibi fuarları kaçırmayın. Bu tarhanayı alın ya da internetten sipariş yapın, adresinize gelsin. Gelir gelmez de pişirin, sıcak sıcak için çorbanızı..

Satış yapanlar da sıcakkanlı insanlar. İşte bu yurdum insanları,  bu emeklerini yurdun her köşesine duyurmak istiyorlar. Bir katkı da benden olsun.



https://www.tarhanababa.com/

Tarhanacı Baba Adres: Atatürk Blv. No:43 UŞAK Tel: 0.276.2154433

11 Ocak 2017 Çarşamba

BALKANLARDA 15 GÜNDE DEVR-İ ALEM

ANA, BABA, KIZAN, KIZÇEDEN OLUŞAN VE 4242 KM. SÜREN HOŞ BİR BALKAN TURU

Balkanlar; gidilip görülünce yaşananları daha iyi anlayabileceğimiz bir yer. 


Sadece turistik diye nitelendirdiğimiz gezimizin, aslında atalarımızın topraklarını daha yakından tanıma fırsatı olduğunu, gezi bitince anladık. 

Balkanlar'ın çoğu bugünkü sınırlarımız dışında kalsa da; hemen her köşesinde Osmanlı medeniyetinin din, dil, mimari, gelenek ve görenekte yaşayan izlerine rastlayabiliyorsunuz. 

11 sınır geçerek Boşnak, Türk, Hırvat ve Sırplardan oluşan bir coğrafyanın nasıl birbirine düşürüldüğünü en iyi aşağıdaki fıkra anlatır diye düşünerek gezi notlarıma başlıyorum.

“ İki Sırp, Hırvat ve Boşnak bir mekik ile uzaya gönderilirler. Mekik ay toprağına iner inmez Hırvatlar hemen bayraklarını dikerek, “Burası Hırvat toprağıdır. Çünkü önce biz geldik” derler. 
Boşnaklar Hırvatları sakin olmaya davet ederek: “Kavga etmeye gerek yok. Toprak yeterince geniş; hepimize yeter. Federasyon kurar, birlikte yaşarız.” 
Tam bu esnada bir el silah sesi gelir. Sırplardan biri, başka bir Sırpı alnının ortasından vurmuştur. 
Diğer Sırp silahının dumanını üfledikten sonra Boşnak ve Hırvatlara dönerek: 
“Burası Sırp toprağıdır. Çünkü Sırp kanı dökülmüştür.” 

İşte böyle boş sebeplerle bu topraklar halen patlamaya hazır bomba gibi. 
Hala her Çanakkale törenlerinde dedelerini ziyarete gelen Anzakları düşününce; 
biz dedelerimizin topraklarını ziyaret etmekle geç mi kaldık bilinmez ama 15 günde kendi arabanızla 4242 km. katederek, bu toprakları gezmek isterseniz. 

İşte güzergâhımız ve anılarımız… 


11.07.2011 
YOLCULUĞA BAŞLANGIÇ 

Evliya çelebiden kalan seyyahlık ruhumuzla; bir yıla yakındır planladığımız Balkan turuna Bismillah diyerek başladık. 

Kendi arabamızla yapacağımız yolculuğa; her şeyi yanımıza almanın iyi olduğunu düşünmemize rağmen, su ısıtıcısını yine de evde unutup, yol boyunca aaa şunu da alsaydık, bunu da alsaydık diye serzenişte bulunduk. 
Yeşil pasaportumuz olduğu için; Türkiye-Yunanistan İpsala çıkışında pek bir sorun yaşamadık. ( Lacivert pasaportu olanların Shengen vizesi almaları gerekiyor.) Seyahate kendi arabamızla çıktığımızdan, gümrükteki Turing Otomobil Kurumu’na kaydımızı yaptırarak uluslararası ehliyet alıp, yeşil kart sigortası yaptırdık. (Fiyatlar gideceğiniz güne göre Turing’in sitesinden öğrenilebilinir.) Uluslararası Ehliyete sadece Yunanistan’a girişte bakılıp diğer hiçbir ülkede sorulmadığından Turing ile Yunanistan arasında bir işbirliği mi var diye düşünmeden edemedik... Bir bilgi daha, artık Triptik belgesi istenmiyor. 
Ve şanlı Türk bayrağımıza “kısmetse tekrar görmek üzere” diyerek, İpsala gümrüğünden Yunanistan sınırına geçtik. Yunanistan ile ortak kaderi yaşayan bir millet olarak tabii ki önce kendi vatanımızla, burayı mukayese etmeye başladık. Burası da pek bir yeşil değilmiş gibi yorumlarda bulunsak da içerlere girdikçe çevre ve trafik düzenlerini sevdik. 
Avrupa birliğine üye bir millet oldukları için para birimleri Euro. Tüm Avrupa ülkelerinde bulunan uygun market Lidl görünce sevindik. Hemen alışveriş yaptık. Tıpkı bizim BİM gibi bir market. 
Yolumuzun üzerinde Gümülcine (Komotini) olunca şöyle bir araba ile girip çıktık. Bayağı Türk var. Dükkânlarda kendi dilimizi duyunca ve Türkiye’de belki de farkına varamadığımız cami minaresini görünce hemen duygulandık. İnsanın memleketinin dışında minareyi görmesinin zevki başka bir güzelmiş meğer.. Milliyetçi duygular uyandırıyor. 
Avrupa ülkelerinde bile az çok yazıları anlayabiliyorsun. İngilizce ve Almanca birbirine yakın. Ama Yunanca tabelalar bayağı zor.. Latin harfleri kullanmadıklarından Navigasyon Sinem Hanım olmasa yanmıştık. Tabelalarda bizim matematikte gördüğümüz sigma ve alfa işaretleri çoktu. Hemen yola koyulduk ve ilk durağımız KAVALA’ya geldik. 

KAVALA 

Para Birimi: Euro 
Otelimiz: Oceanis Cavala . 
Kalış Süresi. 1 gün 
İstanbul’dan rezerve ederek geldiğimizden hemen kâğıtlarımızı vererek otele yerleştik. İnternetten rezerv ederek gelmenizi tavsiye ederiz. En azından otel arama gibi bir derdiniz olmuyor. Rezervasyon konusunda www.booking.com kullandığımız bir site. Çok açıklayıcı bir site. Tüm rezervasyonlarımızı bu site üzerinden yaptık. Yorumları okuyarak otel seçiminizi yapabilirsiniz. Otelimiz sahilde, deniz manzaralı güzel bir otel. Otelde kısa bir moladan sonra önce arabayla sahilde panoramik şehir turu yaptık. 

Sonra akşam yürüyerek gideceğimiz mekanları inceledik.



KAVALA hakkındaki bilgim; sadece Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Kavala Kurabiyesinin bademli olmasından dolayı, pahalılığıyla ilgiliydi. Kavala, 1. Balkan Savaşı'nda Bulgarlar tarafından ve 2. Balkan Savaşı esnasında Yunanlar tarafından ele geçirilmiş. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali paşanın doğum yeriymiş. Ortaçağ Kalesi de buranın en güzel mekanlarındanmış..Akşam saat 6 gibi yürüyüş yolundan kaleye çıktık. Kaleden panoramik görüntülerle Kavala’yı inceleyebilirsiniz. Kale saat 21.00’e kadar açık ve ücretli. 

Ayrıca Kavala’da sahiller açık olduğundan halk plajlarından denize girebilirsiniz. 
Akşam yemeği için sahilde limana yakın bir yerde. Türkçe konuşan tek bir restorant var. Taze fasulye, hamsi, ızgaralar ve çiğ köfte bile varmış. 
Biz etlere pek güvenemediğimizden tercihimizi balık, tavuk ve zeytinyağlılardan yana kulandık. Güzel, damak zevki iyi yiyeceklerdi, ama biraz pahalıydı. İlk gecemizin hatırına kendimize ziyafet çektik. Restaurant yazısını bir okuyabilseydik adını da yazacaktık. 
Otelde yaptığımız sabah kahvaltıdan sonra otelden ayrıldık. Kahvaltısı yurtdışı otellerine nazaran daha iyi ve doyurucu idi.. 
Elveda Rumeli’den sonra turizm bakımından bayağı canlanan bir yer gibi görünse de, geçmişinize gitmek, aynada kendinize bakmak ve her yerinde tarihimizden izlerini çok yoğun hissettiren ender ülkelerden biri olan Makedonya’ya doğru yola koyulduk. 

ÜSKÜP ( SKOPJE tabelalarda Üsküp böyle yazılıyor. ) 

Para Birimi : Makedon Dinarı 
Otelimiz: Hotel Kapistec Skopje 
Kalış Süresi: 3 gün 
Yaklaşık 4 saat süren güzel bir yolculuktan sonra Üsküp’e vardık. Türkiye’deki tanıdıkların Üsküp’lüyüz demelerinden dolayı buraya ayrı bir merakımız da vardı.


Üsküp...Makedonya Cumhuriyetinin başkenti... Makedon halkı şehre ''Skopje'' diyor. Tabelalarda Üsküp diye aramayın yani.. Ülkeye ilk yerleşen halklardan olan Slavların kendi dillerinde bu kelimenin anlamı ''oklarla''. Şehir oklar kullanılarak kuşatıldığı için buraya bu adı vermişler.

Makedonlara göre de anlamı daha değişik. “Pahalı, değerli” anlamına gelen “skop”dan geliyormuş. Ben Üsküp diyorum samimiyetten. Makedonlar hiiçç kusura kalmasın. 

Önce otelimize yerleştik. Güzel eski zaman eşyaları ile süslü, yatakların üzeri beyaz iş dantellerle süslü eski bir ev gibiydi. Otel temiz ve yatakları rahattı. Yöneticisi ise; güler yüzlü ve İngilizce güzel anlatarak yardımcı olan biriydi. Kahvaltısı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ama bunu çok sorun yapmadık. 
İlk günü önce arabayla yine şehir turu yaptık, sonra şehrin eski çarşısı denen bir yere gittik. Arabamızı, kaba bir tabirle Osmanlılara kazık atan İskender heykelinin yanındaki otoparka daha güvenli olur diye park ettik. Giergi Kastrioti Skender bej yazan bir heykel.. Büyük İskender değil bu kişi. Onunla karıştırılmasın. Osmanlı zamanında bu amcam önce Osmanlı tarafına geçerek Müslüman olmuş, sonra nedense kızmış gitmiş tekrar Hristiyan olarak Müslümanlara karşı yenilmez bir komutan olmuş. Bu nedenle burada heykeli dikilmiş. İşte o atlı heykelin yanında arabamızı park ettik. 100 dolar bozdurduk. Bir sürü dinar aldık. Eski Türk parası gibi bol sıfırlı ve büyük kağıt paralar. Üsküp gerçekten Türk parasına çevirince yemek açısından uygun bir yer. Dondurma yiyorsun 1 lira veriyorsun. 4 tane limonata içiyorsan 2 lira veriyorsun Türk parasıyla. Özellikle Avrupa ülkelerinden gelenler Euro bozdurduklarında bayağı ucuza alışveriş yapabilirler. 
Önce kaleye kadar arabayla çıktık. Kale onarımındaymış. İçeri almadılar. Sonra arabamızı park ettiğimiz yerin yanında bulunan Balkan Üniversitesini gördük. Kapıdaki görevliye burada türk öğrenciler de okuyor mu diye sorarken, Rektörümüzde zaten türk, sizi gördü, odasına davet etti dedi. Makedonya Uluslararası Balkan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hüner ŞENCAN’mış. Kendisi odasında bize kahve ikram edip, burası hakkında da biraz bilgi verdi. İstanbul Üniversitesinden 3 yıl önce atanmış. Türklerin bayağı tercih ettiği bir üniversite imiş. Binası eski postane binasıymış. Güzel restore edilmiş. Balkanlarda Üniversite açmanın hikayesi de şöyleymiş. 1911 yılında Sultan Reşat Kosova'ya gidiyor. Buradan Üsküp'e de uğrayan Reşat burada ilk üniversitenin temellerini atıyor. 1912'de Balkan Savaşı çıkıyor ve üniversite girişimi yarıda kalıyor. Sultan Reşat üniversitenin temellerini attıktan 100 yıl sonra Balkan Üniversitesi kurulmuş. Kendisiyle hoş sohbetten sonra teşekkür ederek yanından ayrıldık.

Daha önceki gezi notlarımızdan okuduğumuz üzere Destan Kebapçısı nerede ? diye sorarken Türkçe bilen biri başka bir köfteci önerdi. İlk gece yemeği orada yedik. İkinci gece Destan Kebapçısını bulsak ta ilk yediğimiz köftenin tadı daha da güzeldi. Destan kebapçısını herkes biliyor. Onun yanındaki sokaktaki köfteci. Kendisi Türkçe biliyor.

Sonra gece çarşıyı gezdik. Taşköprü Müslüman ve Hristiyan kısmı ikiye ayıran bir köprü. Osmanlı zamanının Taşköprüsü’nden, Hristiyan tarafına geçince farkı fark ediyorsunuz. Hemen bir Avrupa kentine gidiyormuş gibi bir intiba oluşuyor. Büyük heykeller taş köprünün çıkışında sizi karşılıyor. Dağın tepesine çok büyük bir Haç yapmışlar. Gece ışıklanarak haçın görkemini herkesin gözüne sokmak istiyorlar gibi. Ama Müslümanlar ne kadar yüksek de de olsa ay yıldız ondan daha yukarda diye söylüyorlarmış. Müslümanlar yapsa tüm dünya ayaklanır, ne gerek var dini kullanmaya gibi hepimiz söyleniriz. Ama tüm Balkan turunda Haç’ın dağ tepesine işlenmesi dinin ne kadar önemli bir unsur olduğunu gösteriyor. Üsküp Hristiyan kısmında büyük bir restorasyon çalışması var. 10 sene sonra Üsküp’ün bu tarafı bayağı güzel bir yer olacak.

Ünlü Şairimiz Yahya Kemal Üsküp’lüymüş. Burada Yahya Kemal Koleji adında Taşköprü’nün hemen başında bir okul görüyoruz. Söylediklerine göre Fethullah Gülen’e aitmiş. Gerçi sonradan internette araştırdığımda Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir okul diye bahsediyor ama ben söyleyenlerin yalancısıyım. Yine Balkanlar ile ilgili notları okurken güzel bir söz okumuştum. Sizinle paylaşayım. Balkanlar hakkında konuları anlatırken rehber demiş ki “ Bu topraklar iki Kemal yetiştirdi. Biri Yahya Kemal, Biri Mustafa Kemal. Artık yeni bir Kemal yetişir mi bilemem” 
Taşköprü’nün kenarındaki kaleyi karşına alan kısımda kaykay yapan gençlerin gösterileri her akşam burayı kalabalıklaştırıyor. İşlek caddeden, şehir müzesine kadar yürüyebilirsiniz. Taşköprü’nün iki ayağı resmen doğu batı senteziyle oluşmuş. Tekrar Müslüman tarafına geçtiğimizde otantik müzikler. Küçük ara sokaklarla tipik bir Eminönü, Mısır çarşısı, eski Topkapı meydanı karışımı çarşılarla karşılaşıyorsunuz. 

KALKANDELEN YANİ TETOVA

Bugün sabah Üsküp’ün Türk çarşısı kısmını gündüz gözüyle bir kere daha dolaştık. Sonra Çifte hamam da resim sergisini gezdik. Bunların hepsi Üsküp’ün meydanında. Sonra Saat kulesinin yanındaki camiyi gezdik. Tekrar çarşıya döndüğümüzde limonatası meşhur diye bir limonata içelim dedik. Değişik bir sunuşu olan bizim fanta tadında bir içecek içtik. Yanımıza gelen bir genç delikanlı gayet delikanlı ve bıçkın bir edayla. “Siz Türksünüz. İstanbul’dan mı geliyorsunuz. Severim sizi. Gideceğim bende oralara” gibi Elveda Rumeli deki Baytarın torunu Alex ya da Ramiz ağa şivesinde bir konuşmayla bizimle konuştu. Hesap ödeyeceğimiz sırada ise gayet centilmen bir tavırla limonatalar benden diyerek hesabımızı o ödedi. 
Sonra arabamıza binip Gostivar’a gittik. Otobanlarda bolca para veriyorsun giriş ve çıkışlarda. Önce bayağı bir para veriyorsun gibi geliyor. Türk parasına dönüştürünce toplam 5 lira vermişiz. Gostivar’ı sadece arabayla dolaştık. Pek bir şey yok ama her yeri görmek gerektiğine inandığımız için oraya da gittik. 
Gostivar’da bir şey yok ama buradan çıktığı söylenen bir Balkan fıkrasını anlatayım. 
“Gostivar'da bir yaşlılar evi açılmış. Kimse yaşlısını götürmediği için de kapanmış. Ama birlikte yaşadıkları için gelin kaynana arasında espriler de çok oluyormuş.


 


Gostivar'da yaygın söylenen şu deyiş varmış;

Kayınvalide çaydanlıktır. Devamlı kaynar. Kayınpeder demliktir. Susar demlenir. Görümce çaykaşığıdır. Heryeri karıştırır. Damat çay tabağıdır. Nereye çekersen oraya gider. gelin ise çaydır. Elleme yanarsın..”

Sonra Kalkandelen’e (Tetova) vardık. Önce Alaca camiyi gezdik.

Renkli bir cami olduğundan hoşumuza gitti. Etrafı gayet temiz, çimen ve güllerle kaplıydı. Müslüman halk tarafından bakımı üstlenilmiş. Paşa Camii adıyla da bilinen Alaca Camii, Tetova'nın eski kısmında Köpüklü Nehrinin yanında bulunuyor. . 1495 yılında Hurşide ve Mensure Hanım adlarında iki kız kardeş tarafından yaptırılmış. Daha sonraları da bir paşa tarafından genişletilmiş ve restore edilmiş. Paşa pek bir sanata düşkünmüş. Bunu en iyi caminin süslemesinden anlıyoruz. Ama camii kilitli idi. İçinin meşhurluğunu bilmemize rağmen, niye kapıyı açtırmak için şöyle bir araştırma yapmadık diye dönünce bayağı hayıflandık. Camiinin ilerisinde hamamdaki resim sergisini gezdikten sonra tekkeye vardık. İçerisi bayağı büyük ve güzel restore edilmiş bir yerdi. Bizi kapıda Cemali karşıladı. Türkçeyi güzel konuşan bir Arnavut Müslüman gençti Burada halkın %95 i Müslüman . Arnavut, Boşnak, Türk, Çingene gibi karışık milletten olmalarına rağmen hepsi Müslüman. Cemali bunları bize gayet güzel bir Türkçeyle anlattı. 
1991 yılında burayı komünistlerin alıp nasıl meyhaneye çevirdiğini anlattı. Daha sonra 2001 yılında burayı nasıl geri aldıklarını, kapıda kalaşnikoflarla nasıl beklediklerini anlattığında bu kadar yakın bir tarihi dinlediğimize şaşırdık. 1991-1993 yılları gibi yakın bir tarihte yaşanan Müslüman-Hristiyan savaşı beni hayretler içinde bıraktı. Hemen yakınında da bir Bektaşi tekkesi varmış. Orayı gezemedik. Arnavut genç çok cana yakın bir şekilde bize burası hakkında bilgi verdi. 
Burada bayağı duygulu saatler yaşayarak arabayı binerken oğlumun tavsiyesi üzerine Leyla isimli bir kitaba başladım. Yanımda getirmiştim rastgele ama tam da buralarla ilgili olacağını bilmeyerek. 
Kalkandelen’den (Tetova) ayrılırken Alexandra Cavelius’un LEYLA isimli kitabını okumaya başladım ve bir gecede kitabın neredeyse sonlarına yaklaştım. Bosnalı Müslüman bir kızın 1991-1993 yıllarında başına gelenlerle ilgili bir roman.. Çok yakın bir tarih olmasına rağmen fazlada ilgilenmediğimiz bu vahşete, o zamanlar nasıl da duyarsız kalmışız diye hayıflandım. 
Kalkandelen (Tetevo) ve Gostivar ‘ı Üsküp’te kalarak günü birlik ziyaret edebilirsiniz. 

KOSOVA/PRİZREN 

Para birimi: Euro 
Üsküp’teki otelimizdeki rezervasyonumuzu bir gece daha uzatarak bugün Kosova’ya gitmek üzere otelimizden ayrıldık… 
Makedon sınırından Kosova sınır kapısına girerken Türkiye’den aldığınız sigortanız işe yaramıyor. Burada ayrıca bir sigorta ücreti ödüyorsunuz. Şimdiye kadar 4 sınır geçmemize rağmen ilk defa 30 Euro sigorta ücreti ödedik. Öncelikle eski bir görüntüyle girdiğimiz Kosova’nın Prizren şehrine kadar bütün yolların yeşilliklerle döşenmiş olduğunu gördük. Virajlı dağ yolundan güzel manzaralar eşliğinde şehre vardık. Önce her zamanki gibi arabayla bir şehir turu yaptık. Sonra arabayı park ettik. Prizren Kosova’nın başkenti Piriştina’ dan da daha cazip imiş. Gerçekten güzel bir yer. Biz ilk önce Fatih Sultan Mehmet’in namazgâh adı verilen ilk namaz kıldığı yere geldik. Burası yıkılmış ama daha sonra aslına uygun olarak Ankara Büyükşehir belediyesi sponsorluğunda onarılmış.. Nehir kenarından yürüyerek şehrin merkezine vardık.



İki yakası taş köprülerle birleşen şehrin ortasından nehir akıyordu. Şehirde çok sayıda cami vardı.. Camileri gezdik. Sonra meydandaki sudan içtik. Söylenene göre bu sudan içen buraya bir daha gelirmiş. Bu şehir efsanesini her yerde duyarız, sularından içeriz. Şar dağlarıyla çevrilmiş şehrin konumu ve yaşadıkları itibariyle bayağı ilgi çekici bir şehir. Şehirde Arnavutlar, Türkler, Boşnaklar, Romlar, Fandalar (Katolik Arnavutlar) beraberce yaşamaktaymış.. Nehir’in yanında arabayı park etmesi için Tayfun’u beklerken yanımıza gelen tamirci bir gencin anlatmasıyla biraz bilgi aldık. Buradakilerin hepsi Müslüman’mış. Arnavut ağırlıkta imiş. Çocuk dedi ki “sizin memleket de çok deniz, havuz. Buraları da görmeniz gerek. Ben de Erdek’e gelmiştim” dedi. Sevimli ve candan bir gençti. Yanımızda bir baktık. 34 plaka bir araba. Bayrampaşa’lı bir aile. Üsküplü oldukları için burayı gezmeye gelmişler. Sonra bir Halveti dergâhını gezdik. Ama içeri almadılar. Kapıdan girenler dillerini çıkarıp kapının taşını yalıyorlardı ama ne yaptıklarını anlayamadık.

Karnımız acıktığı için peynirli ve domatesli pizza yedik. Şehrin merkezindeki bir lokantada. Börekçileri güzelmiş ama bugünkü tercihimizi bundan yana kullandık. 
Et burada bayağı ucuz. Kilosu 4 Euro olduğundan her şeyi etli yapıyorlarmış. Şadırvan meydanında faytoncu yaşlı bir amca var. Kendisi Türk’müş. Ondan bayağı bilgi aldık. 7 Euro’ya bize şehir turu yaptırdı. Bizim adalarda ki faytonlara bakılırsa bayağı uygun bir geziydi. Kendisi Arnavutlarla birlikte yaşadıklarını, onların bol çocuk doğurduklarını ve Kosova savaş yıllarını anlattı. Güzel bilgilerle ayrıldık. Kosova Türk birliğinin burada olduğunu söyledi. Bizde hemen rotamızı kahraman Türk askerlerimize moral olması açısından birliğe çevirdik. Kapıdan kendilerine bir selam verelim derken, askeri birlikte çok sıcak bir şekilde karşılandık. 
Kosova Türk Tabur Görev Kuvveti adıyla kurulan bu birlikte Türkiye’nin her yerinden askerlerle selamlaştık. 34 plakalı arabayı görünce onlarda şaşırdıklarını söylediler. Görevli astsubay çok sıcak bir ilgiyle bize taburu gezdirecek üsteğmenimizi çağırayım dedi.























Biz karşımızda sıcak gülüşüyle Tuğba üsteğmeni görünce şaşırdık. Bayan olması daha da ilgimizi çekti. Biz sadece merhaba diyeceğimizi sanırken sıcak bir ilgiyle taburu gezme ve çay içme teklifi aldık. Balıkesir’den 6 aylığına görevli gelen üsteğmenle yaptığımız güzel sohbetten sonra onlara hayırlı görevler dileyerek ve de duygulanarak taburdan ayrıldık.

Türk askerlerinin sınırların ötesinde görmenin keyfini yaşadık. Yurtta sulh, cihanda sulh ilkesine uyarak barışı sağlayan Türk askeriyle övünerek rotamızı yine Üsküp’e çevirdik.

Tam Prizren şehrinden çıkarken hoş bir yapı gördük. Üzerinde 1832 yazan otantik evleri görünce durduk. Arnavutluk müzesiymiş. Bir Arnavut bizi gezdirdi. Osmanlı devrinde şehrin durumunu, kıyafetlerini ve yaşananları anlatan bir müze. Biraz sitemkâr konuştu. Tüm savaşlarda Osmanlının herkesi yazılarda yazdığını ama Arnavutları hiç kaale almadığı ile ilgiliydi. Hani derler ya Arnavut inadı. Görevli kendi milliyetçiliğiyle hırslanmıştı ve belki de kendine göre haklıydı. Güzel bir günün ardından Üsküp’e gitmek üzere güzel ağaçlıkla yoldan Kosova sınırına doğru yola çıktık. Eşim ve oğlum yol boyunca ağaçları, inekleri ve güzel kızları görüp ne gelirse balkanlardan gelir diye gülüştüler. Gerçekten de Kosova’nın kızları Allah sahiplerine bağışlasın bayağı güzel kızlardı. Yolumuzun üstünde çaldığımız kornalara hiç aldırış etmeyen ineklerle birlikte yolumuza devam ettik.

Bu arada bu yollardan giderden meşhur Vardar ovasıyla da karşılaşmıştık. Vardar ovası, vardar ovası, kazanamadık sıla parası.. Bu da Müzeyyen Senar’dan dinlediğimiz meşhur türkü. Buranın hikayesi ise şöyleymiş.

Osmanlı orduları Makedonya'ya ilk ayak bastıklarında yerel halka sorarlar: 

- Burada hiç nehir yok mudur? 
Yöre insanları da cevap verir: 
- Var; ama dardır... 

İşte Üsküp'ü ikiye ayıran Vardar Nehri'nin adının nereden geldiğine ilişkin bu hikayeyle de Saraybosna’ya geçiyoruz.

SARAYBOSNA (SARAJEVO)
Para Birimi. Konvertible Mark (KM) 
Konaklama: Hayat Otel. 
Kalış Süresi: 2 gün 
Sabah Üsküp’teki otelin sahibiyle güler yüzlü bir muhabbetle ayrıldık. Yolumuz 10 saate varacak bir yolculuktu. Sırbistan üzerinden Bosna’ya gidecektik. Yolun kötü olduğunu haritadan ve konuştuğumuz kişilerden duymuştuk. Ama herkesin ne kadar yanıldığını anladık. Sırbistan sınırından içeriye gayet rahat bir şekilde girdik. Sadece yeşil sigorta ve pasaportlarımızı istediler. Yol alabildiğine yeşil ve harika küçük köylerle dolu bir yoldu. Tayfun hiç beklediğim gibi çıkmadı dedi. Yollar küçük virajlı, ağaçlıklı ve zaman zamanda yanlarından suların aktığı, barajların olduğu harika bir yoldu. 
Yol uzun olduğundan, pek mola vermeden ilerledik. Arabamızda sandviçler hazırladık. Benzin istasyonundan kola alarak yolculuğunuza aralıksız devam ederek Sırbistan sınırından çıktık. Biraz ilerde kötü barakalardan oluşan acaba sınır bu mu ? diye düşündüğümüz ve lakayt tavırlı bir polisin pasaportlarımıza bakarak haydaaa diyerek, elle barikatı açtığı ilkel yerden BOSNA ya girdik. Hatta gülüşerek bu sınırla Sırplar bunları tabii ki bombalar diye düşündük. 
Ama ilerledikçe buranında bayağı yeşil bir yer olduğunu gördük. Zaman zaman camiler bize Müslüman köylerinin hangisi olduğunu anlatıyor, kiliseleri görünce de aaa bu Hristiyan köyü diye tespitlerde bulunuyorduk. Kiliseli bir köye girdik. (Visegard) Bir taş köprü gördük ve arabayla taş köprünün ortalarına ilerleyince orada bulunan Sırp ya da Hırvat topluluk ıslık çalarak eliyle kafayı mı yedin gibi işaret yaparak arabayla buraya girilmeyeceğini söyledi. Meğer navigatör Sinemin azizliğine uğrayarak yönü buraya verince girilmez tabelasını görmemişiz. O grup hala arkamızdan söyleniyordu. Tayfun inatla durun ya bu köprü bizim atalarımızın inip ne imiş bakayım dedi. Meğer mimar Sinan’ın yaptırdığı bir köprüymüş. Sokollu Mehmet Paşa Köprüsü..(The Mehmed Paša Sokolović Bridge) Tabi biz yine hayretler içindeydik. Atalarımız buralara nasıl gelip bu köprüyü buraya kurmuşlar. İnsanın aklı ermiyor. Bayağı uzun tünellerle doğru yolda mıyız acaba dediğimiz sırada, Saraybosna’nın ışıklarını uzaktan görmeye başladık. Otelimize gelince şehrin dışında internette anlatılanın dışında bir otel olduğunu görünce moralimiz bozuldu. Ama meğer bu otelin Saraybosna’daki Baş çarşıya yakın yerde asıl otellerinin olduğunu istersek orada da kalabileceğimizi öğrenince rahatladık. Biraz daha fark ödeyerek Otel HAYAT’ta konakladık. Bu otel yürüme mesafesiyle şehre yakın. Ama internette apartment Hayat diye de geçen bir yeri var. Yanlışlıkla oraya yaptırırsanız ürkütücü sessizlikte ki bir yerde kalabilirsiniz. Buna dikkat ediniz. Gerçi bayağı fiatı uygunmuş ama internetteki yazdıkları konumlara uymuyormuş.

Otelimize yerleştikten sonra hemen üstlerimizi değiştirip akşam 21,30 da Başçarşı’ yı keşfe çıktık. Ama tüm döviz bürolarının kapalı olmasından ve kesinlikle elden Euro ve Dolar almadıklarından parasız olarak meydanda kalakaldık. Meydanda Zeytin isimli Türk lokantasının yanındaki döviz bürosunun önünde ne yapacağız diye konuşurken, kenarda duran genç biri bize sahip çıktı. Burada bu saatte para bozduramayacağımızı ve istersek yemeğimizi işletmecisi olduğu Zeytin restoranda yiyebileceğimizi, ertesi gün paranızı ödersiniz diyerek lokantaya davet etti. Bandırmalı bir genç. Çok sıcak kanlı idi. Bizden para veya güvence almadan, kaşarlı pide ve ayran ikram etti. 
Kendisi 5 yıllığına burayı işletmeye gelmiş. Türklerin buraya gelmesinden çok memnun olmayan bir halkı varmış. Genellikle cemaat topluluklarının yeri olduğunu söyledi. Ramazanlarda kapalı olan kızların normal mevsimlerde olabildikleri kadar açık olduğunu söyledi. Kendisiyle hoş sohbet ettikten sonra yarın borcumuzu öderiz diye yanından ayrılarak kısa bir baş çarşı turu yaptık.




Buranın tarihi kısaca şöyleymiş. Eski Yugoslavya’dan bağımsızlığını ilan eden Slovenya, Hırvatistan ve ardından Bosna-Hersek’e savaş ilan eden dönemin Sırbistan Devlet Başkanı Slobadan Miloşeviç ile işbirliği kuran Bosnalı Sırplar, Boşnak nüfusunun yoğun yaşadığı kentlere silahlı saldırılar başlatmış. Ülkeyi adeta ’’cehenneme’’ çeviren bu saldırılardan en fazla etkilenen kentlerden biri, Saraybosna olmuş.
Bu izlenimleri en iyi otelimize yakın yerde bulunan mezarlıkta hissettik.

Sabah kahvaltıdan sonra otelimizin yakınında bulunan mezarlığı gezdik. 20’li yaşlarda şehit olan bir sürü gencin mezarı. Hırvatı, Sırpı, Müslümanı her birinin ne için savaştığını bilmedikleri, aynı sıralarda oturan gençlerin birbirine düşman oldukları savaşın masumları.. Hepsinin ruhlarına Fatiha okuduk. Mezar başlarında ağlaşan yaşlı bir kadın beni bayağı duygulandırdı. Mezarı temizleyerek devamlı Boşnakça dualar yapıyordu. Bir tek Allah kelimesini anladım. Ama mezar taşında 22 yaşında bir gence ait olduğunu görünce bağrı yanık bir anneydi. Ortasında Aliya İzzet Begoviç’in (Bilge Kral) mezarı vardı.. Dolaşırken Diyarbakır’dan gelmiş 3 öğretim üyesi ile karşılaştık. Bize buralara kadar arabayla gelme cesaretini nasıl gösterdiğimizi sordular. Sınırlar ve yollar üzerine bayağı sohbet ettik.

Başçarşı’ya doğru dik bir yokuştan inip döviz bürosunda paramızı bozdurup Zeytin restauranta borcumuzu ödedik. Bosna’nın meşhur Türk kahvesini burada içtik. Çok orijinal bir sunumla getiriyorlar. Bakır kaplardaki kahve fincanının yanında lokum ikram edilen şekerlik kızım Ilgın’ın çok ilgisini çekti. Üçümüzün lokumlarını o yedi.

Başçarşı meydanındaki camiye girdik. Orada 2 rekat namaz kıldık. Sonra içerideki hatim duasını dinledik.. Çıkarken Türkiye’den bir arkadaşla karşılaştık. Gazeteciler cemiyetinden görevli gelmişler. “Dünya küçük” lafı bu olsa gerek. Karşılıklı birbirimize bilgi aktararak ayrıldık. Gazi Hüsrev medresesinde küçük sergileri gezdik. Medreseler çok güzel aslına uygun olarak saklanıyor. Çarşıdaki dükkanların önünde küçük tahta oturaklarda dinlenme bölümleri yapılmış. Osmanlı’nın adeti imiş bu. Dükkanların önüne böyle mandallı oturaklar yapmak. Öğle yemeği için Boşnak böreği tercihimizdi. Çok güzel bir Boşnak böreği yedik. Savaşın geçtiği tünel’i görmek üzere arabamızla tünele gittik. Ama saat 15.30 olduğu için tünel kapanmıştı. Yarın geliriz diye ayrıldık. Tüneli muhakkak görmelisiniz. Savaşın en can alıcı noktalarını burada anlayabiliyorsunuz.. Ama saati önemli. Hergün 09-15.30 saatleri arasında açık..

Merkeze dönerken savaşın izlerini taşıyan apartmanların olduğu bölgeyi geçtik. Dağlara konuşlanmış Sırp askerlerinin ateş ettiği evleri gördük. Evlerin üzerindeki delikler hala duruyorlardı. 
Başçarşı gerçekten gez gez bitmeyecek ve bıkılmayacak bir yer. Başçarşıya girin ve burada kaybolun derlermiş.. Ancak öyle gezersiniz. Ama Bosna’da para durumunuzu önceden ayarlamalısınız. Döviz büroları erken kapanıyor ve Pazar günleri hiçbir yer açık değil. Gece çarşı bildiğiniz bir gösteri meydanı. Boşnak kızlar bizim düğünlerde giydiğimiz kıyafetlerle alımlı alımlı çarşıda dolaşıyor. Hepsi bir manken kadar alımlı. Müthiş mini etekleri, güzel kıyafetleri, aşırı yüksek ayakkabılarıyla şehirde dolaşıyorlar. Yolun sonunda tüm şehitlerin anısına yanan bir meşale var 24 saat bu ateş yanıyor. Sonra yürüyerek Latin köprüsüne vardık. Orada Avusturya-Macaristan veliahtı Ferdinand’ın vurulduğu yerde biraz oturduk. Akşam yemeği için oğlum Aytaç’ın isteği üzerine Galatasaraylı Tarik Hodzic’in yerine gittik. Kendisi Galatasaraydaki futbol hayatından sonra burada bir kebapçı dükkanı açmış. Cevabcici buranın ünlü bir yemeği. Onu tercih ettik. Gerçekten yenebilecek bir yemek. Bosna da börek, cevabici, previsjicka ve türk kahvesi tadılacak yiyeceklerin başında geliyormuş. Bizde bu öneriye uyduk.. hepsinin tadına baktık. Saraybosna’yı gerçekten herkese önerebileceğimiz bir yer olarak düşündük. Türkiye’den uçakla 2-3 günlüğüne gelinerek gezilebilecek ve anıları bol bir yer.. Herkese tavsiye ediyoruz. 
Son günümüzde otelimizden ayrıldık. Ama Pazar olduğu için hiçbir yerde para bozduramadık. Elimizde bulunan 15 km paramızı tünele ayırmıştık.

Tünele giriş 4 kişi 10 km imiş. Neyse ki paramız yetti dedik. Euro ve dolar almıyorlar. Buranın halkının bu paraları alması yasakmış.. o bakımdan biraz paralarınızı tam hesaplı bozdurmanız lazım. Kredi kartı da makine bozuk havasıyla hiçbir yerde geçmiyor. 
Tünel savaşın izlerini çok güzel anlatan bir yer. Kolar ailesi hükümetin isteğiyle evini savaş esnasında askeriyeye vermiş ve bu ev sayesinde Saraybosna özgürlüğüne kavuşmuş. Evin sahibi Şehide Kolar’ın sonra televizyonlara ve gazetelere yaptığı açıklamalar tünelin içinde panolarda asılı. Diyor ki yaşlı teyze; ’’Biz burada neredeyse üç yıl boyunca çaresiz bir şekilde kapalı kaldık. Tek ümidimiz bu tüneldi ve bu tünel hem sivil halkı, hem askerleri hayatta tuttu. Aslında bizim üç yıl süren bu zor durumumuz başka insanların durumlarına bakılırsa pek de zor sayılamaz. Dünyanın tam olarak neresinde bulunduğunu bilmesem bile Gazze’yi duydum. Oranın insanları uzun yıllardır kuşatma altında yaşıyor. Biz üç yılda bu kadar zorluk çektiysek, onların çektikleri zorlukları hayal etmek bile zor.’’ 
Şehide teyze, yaralı Boşnak askerlerinin, farları yakılmayan ve motor seslerinin duyulmaması için yavaşça seyreden kamyonlarla tünele getirildiğini, bu işlemin gece ve çok gizli bir şekilde yapıldığını ifade etmiş” 
Bu yazıları oradaki gazete küpürlerinden okuduk, birde video izledik ki orada yaşananlar en iyi o videoda anlaşılıyor. 
Paramızın kısıtlı olması Vrelo Bosna isimli piknik alanını es geçmemize sebep oldu.. Euro geçiyor mu diye sormaya bile gerek yok. Görevli park ücretini KM olarak söyledi ona bile para yetişmedi. Nakit sıkıntısından dolayı bayağı kalabalık olan bu piknik alanının gezemeden çıktık. Onun için parayı bozdururken tam olarak bozdurun. 
Yolculuğumuza Mostar gitmek üzere devam ettik. Yolda Neretva nehrinin kenarında mola vererek ayaklarımızı nehire soktuk..

MOSTAR 
Para birimi : Konvertible Mark (KM) 
Otelimiz: Demodino Otel 
Kalış Süresi: 1 gün

Mostar yolu tek kelimeyle arabayla giderken herkesin hayran olabileceği bir yol. Etraf yeşilliklerle dolu ve Neretva nehiriyle çevrili bir yol. Neretva nehrinin rengi harika bir yeşil. Suyun rengi harika canlı bir yeşil, genellikle yeşil renkli sular biraz bulamaç gibi gözükür ama bu nehirin rengine hayran kaldık. Resim çekmek bize yetmedi. Devamlı tanıtımlı videolar çektik. . Yer yer molalarla bu yolu seyretmeye doyamadık. Nehir’in kenarındaki az sayıda hoş yapıda ki evler buraya ayrı bir hava katmış. Boğaz köprüsünden denizin görünüşü hissi verse de bir balkan turu yapan gezerin söylediği gibi boğazın yapılaşmamış hali.(aynı lafı bir sonraki Dubrovnik’ten gezerken de söyleyeceğimizi daha sonra anlayacaktık.) Gerçekten te mükemmel bir manzara.. Bu yolu muhakkak arabayla katetmeniz gerekiyor. Tren yolculuğu içinde güzel bir yolculuk diyorlar. Mostar’a kadar hayran kala kala yolumuza ilerledik.. Mostarda 1 gün kalacağız. Özellikle Mostar köprüsünün akşam görüntüsünü çok methettikleri için geceyi orada geçirmeyi planladık.

 

Ve Demodino otele vardık. Bugüne kadar kaldığımız otellerden en güzeliydi. 2 oda bir oturma odası, mutfak tuvalet olan harika bir odada kaldık. Resmen küçük bir evdi. Biz aile olduğumuz için böyle bir daire verdiler mi bilmiyorum ama herkese bu oteli şiddetle öneririm. Resepsiyonda Nermin adlı görevli. Nermin bu arada onlarda erkek ismi.. Çocukcağız ilk andan itibaren o kadar samimi idi ki burayı çok sevdik. Bu otelde gönül rahatlığı ile kalabilirsiniz. Kahvaltısı güzel. Kahvaltıda biten şeylerin yerine anında yenisini koyan çok hamarat bir çocuk..

Akşam yediden sonra Mostar’ı gördük. Köprü 1993 yılı Bosna savaşından sonra tekrar onarılmış. Orjinaline sadık yapılmış ama nedense yürümekte zorluk çekiyorsun. Büyük ihtimalle orjinali paket taştan yapıldığı için kaymıyordur. Şimdi yapılan taşlar bayağı kaygan. Zor yürüyorsun. 1993 yılında bir Hırvat bombalamasına maruz kalarak köprü tamamen yıkılmış. Orjinaline uygun yapılmış. Nehire düşen taşlar denizi olmayan Macaristan’lı dalgıçlar tarafından toplanarak hatta kilit taşı da tam yerine konarak tekrar inşaa edilmiş. Ben yine de orjinali bu kadar kaygan değildir. Bunlar turistlerin düşerek Ecdadımıza söylenmesi için kaygan yapılmışlardır diye şakalaştım. Tayfun adamlar orjinaline uygun yapmışlar diye ısrar etse de ben yine fikr-i sabittim. Mostar Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mimar Hayrettin’in eseriymiş. Hocasına çekmiş çocuk. Gerçekten Muhteşem bir eser. UNESCO’nun kültür mirasları listesine girebilmiş. Etrafı ve Nehirin üstündeki duruşuyla Mostar’dan etkilendik. Gece dolunayda çekimler yaptık. 1 gece Mostar’da kalmak bizi bayağı etkiledi. Yemek için şık giyimli kızlar sizi lokantaya çağırıyor. Biz Şadırvan Restaurant’ı tercih ettik. Kurufasulye yemek istiyorduk aslında.(yazılarım bitince, notlarımı okuyunca biz balkanlarda bu kurufasulyeye neden bu kadar takmışız bilmiyorum yani…) Mostarda yemelisiniz diye okumuştuk. Ama bulamadık. Yine Şadırvan restauranta cevabcici yedik. Garsonlar biraz hizmette kusur ediyorlar. Servis bayağı geç geliyor. Ama mekan güzel olduğu için 2 saate yakın oturduk. Gece otele geldiğimizde bu otelde 1 gece kalmanın aslında yazık olduğuna keşke birkaç gece daha bu otelde kalabilseydik diye konuştuk ama ne yazık ki yolumuza devam etmemiz gerekiyordu. Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra son kez Mostar köprüsüne gidip hediyelik eşya almak istedik. Çünkü Saraybosna’daki buzdolabı magnetleri burada daha ucuz ve daha güzeldi. Terlik şeklinde üzerinde Mostar’ın resmi olan, ucunda da şişe açacağı olan hediyeler satın aldık. Durmak yok yola devam diyerek yolumuza devam edecektik. Tayfun Mostar yolu üzerinde bir tekke olduğunu söyledi. Güzel bir yer orayı da görelim dedi. Mostar'ın Blagay köyüne yakın olduğu için Blagay tekkesi adıyla da bilinen bu Halveti tekkesinin 550 yıllık bir tarihi varmış.

Blagay tekkesine vardığımızda manzaradan çok etkilendik. Evliya Çelebi'nin de uğramadan geçmediği bu tekkeye bizim Evliya Çelebiden ne eksiğimiz var diye uğradık. Ne iyi etmişiz de uğramışız meğer.

 

Buna nehrinin kaynağının hemen yanına yapılmış.

 Buna'nın kaynağı da öyle alelade bir kaynak değil. Avrupa'daki en büyük karstik kaynaklardanmış. Orada tekneyle mağaranın içine girdik. Tekkeye bitişik bir de türbe var. Sarı Saltuk, tekkenin uzun süre şeyhliğini yapmış Tekneyi kullanan çocuğun söylediğine göre Türkiye devleti bu tekkenin işletmesini 30 yıllığına almış.Şu anda restorasyon çalışması yapılıyor. Geçenlerde burada zikr yapıldı dedi. Tahminimize göre 3 gün evvel kandil gecesiydi. Her halde o gün yapıldı.

Suların arasında restaurantlar yapılmıştı. Alabalığın görünüşünü beğendik. Burada alabalık yedik. Çok güzeldi. Buradaki garsonlar çok nazikti. Porsiyonlar bayağı büyüktü. Buraya gelirseniz muhakkak burada nehirin ortasına yapılmış, güzel manzaralı yerde alabalık yemeden geçmeyiniz. (Gezimizin sonraki zamanlarında buradaki yediğimiz balığın yerini alan hiç bir şey yiyemediğimizi anlayacaktık, ama geçti bolun pazarı modunda, geçti balagay’ın balığı sür arabayı diğer yerlere) Gerçekten Blagay tekkesinde yediğimiz yağda kızarmış Alabalık, nehir suyuna tekkenin aksinin vurmasıyla oluşan manzarada pek bir lezzetli oluyordu. 
Blagay Tekkesi adıyla anılan bu yeri Mostar’a gelip te görmeden gitmeyiniz sakın. Mostara ziyarete gelenler Poçitel köyü ve Blagay tekkesini muhakkak görmeliler. 
Dubrovnikte artık bir şey yemeyiz diyerek yola koyulduk.. 
Tekkeden sonra yolda Poçiteli diye bir yere daha uğrayacakmışız. Yine güzel yollardan geçerken notlarımı yazdım. 
Poçiteli son kalmış bir Türk köyü, Camisi köyün ilk girişinde sizi karşılıyor. Tepede cırcır böceklerinin sesleriyle hoş bir ahenk kazanmış bir cami. İçeride Müslüman olduğunuzu anlayınca kapıyı açıyorlar yoksa kilitli. Küçük paket taşlarıyla süslenmiş bir yer. Halk sizinle Türkçe konuşuyor ve kendi yetiştirdiği meyvaları küçük külahlarda 1 Euroya satıyor. Meyvalar çok tazeydi aldık. Güleryüzlü satıcı bayan meyvalarınızı fresh yıkayayım dedi. Yani temiz suyla meyvalarınızı yıkayayım mı demek istemiş. . Orada pronto turla karşılaştık. Rehber kendi arabamızla çıkmamızdan dolayı rotamızı beğendiğini söyledi. Selamlaşarak ayrıldık. 
Önce Bosna sınırından çıktık. Sonra Hırvatistan sınırından geçtik.

HIRVATİSTAN – DUBROVNİK
PARA BİRİMİ: Kuna 
Otelimiz: Villa Konalic. 
Kalış Süresi: 2 gün 
Sınırdan Hırvatistan’a girdikten bir müddet sonra tekrar çıkış yapıp kısa bir bölümde Bosna sınırına girip sonra tekrar Bosna’dan çıkıp Hırvatistan’a yeniden giriş yaptık. Bu ara yerin neden Bosna olduğunu sonra okuyunca anladık. Osmanlı zamanında bu ara yer Venediklilere karşı savunmayı kolay yapabilmeleri için Osmanlıya verilmiş.. Kısa bir deniz kenarı Bosna toprağı olarak kalmış. Neum isimli yer. Denize kıyısı olan tek Bosna Hersek toprağı burası. 
İki sınırı da çok rahat geçtik. Sonra sağımızda muhteşem manzarasıyla Dalmaçya kıyıları ve Adriyatik deniz.. 
Hirvatistan Dobrovnik bayağı güzel bir yermiş.. Denizi, kıyıları ve yollarıyla tam keyif alabileceğiniz bir yol..

 

Karşımızda Boğaz köprüsüne benzeyen Dr. Franjo Tudjmann köprüsü.. Split yolu üzerinde Dubrovnik’in en modern eseri bu köprü. Diğer her yer Ortaçağ’dan fırlamış gibi. Benim için Dubrovnik’in diğer ilgi çeken yanı da bizim Banu Alkan’ın buralı olması. Banu Alkan’ın asıl adı Liz Remra Rebronja imiş. . Onun havalı olması ve hiç kimseyi umursamamasının nedenini buralara gelince daha iyi anladım. Her yer Banu Alkan gibi süslü bayanlarla dolu..

Burada deniz keyfimizi de yapabiliriz diye otelimize doğru ilerledik. Otelimiz şehir merkezine 10 km uzaklıkta sazlıklarla süslü nehir-deniz karışımı bir yerde.. Güleryüzlü otel sahibi bizi karşıladı. Bahçedeki köpekleri de sanki sahibi gibi hoşgeldiniz der gibi bize koştu ama. Kızım Ilgın bundan hiç hoşlanmadı. Çünkü Üsküp’teki 3 köpeğin çiçeklerin arasından çıkarak kendisine saldırmasından sonra zaten tırsaktı, daha da çok köpeklerden korkar oldu.. 
Otele yerleşip şehre inelim dedik. Arabası olanlar için bu otel önerilebilinir. Biraz şehre uzak bir yerde.. Otel sahibi park sorunu çok olduğundan otobüsle şehre gitmeyi tercih etmemizi önerdi. Ama biz panoramik tur yapacağımızı söyleyip arabamızla gitmek istediğimizi söyledik. Ayrıca para bozduracağız dedik. Bize otobüs için kuno borç vereceğini söyledi. Teşekkür ederek şehre doğru arabamızla ilerledik. Anladık ki otel sahibi bayan haklıymış. Burada park çok büyük bir sorunmuş. Önce kalenin kapısında oğlum Aytacı indirerek para bozdurduk. Biz arabada devamlı tur attık. Zar zor bir yer bularak arabayı park ettik. Gerçekten park yeri bulmak çok zor ve park ücreti bayağı pahalı.. 
Dubrovnik’e gelince böyle bir yerle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Kaleden içeriye girince büyük bir şehirle karşılaştık. Tam ortaçağ Avrupasının izlerini taşıyor eski ve mistik bir şehir. Herkesin görmesi gereken bir yer. Yollarınız buralara düşerse Dubrovnik’i görmeden geçmeniz büyük kayıp. Hemen çeşmenin yanında bir papağan göstericisi gösteri yapıyordu. Kızım buradan zor ayrıldı. Gece bir tur yapıp gündüz gelmek üzere buradan ayrıldık. 
Otelimiz pansiyon tarzı otel olduğundan yanımızda bulunan eşyalar burada çok işe yaradı. Dolapta tabak, tencere herşey vardı. Çaydanlığımızla güzel bir çay demleyerek kahvaltı yaptık. 
Otelden çıkarken sahilleri dolaşalım dedik. Otele yarım saatlik bir yolda çok güzel bir sahil bulduk. Akşam şehir turundan sonra buraya yüzmeye gelmek üzere keşfettik. 
Dubrovnik şehrine girmek için yine uzun turlardan sonra park yapabildik. Yoğun turist kaynayan bir yer. Ama oldukça pahalı.. Burada mümkünse yeme içme ve hediye alma işlemlerini yapmamanızda yarar var. Dubrovnik savaşlarda %80 bölümü harap olsa da yine de aslına uygun olarak yenilenmiş bir şehir . Sokak aralarıyla değişik bir ortam. Bana film platosu gibi geldi. Sanki bir film için yapılmış mekan.. 
Öğleden sonra kendimizi Adriyatik sularında bulduk. Denizi de bizim egenin suyuna benziyor çok tuzlu değil. 2 saatlik bir yüzme molasından sonra akşam otele geldik. Dubrovnik her konuda pahalı olduğu için yemeğimizi otel odasında yemeyi uygun gördük. Türkiye’den getirdiğimiz makarna, domates çorbasını pişirdik. Marketten aldığımız salata malzemeleri ile de ortaya bir salata yapınca bize göre muhteşem bir sofra ortaya çıktı. Sonra tekrar Dubrovnik’e son kez gece gezmesine indik. 1 saatlik arabayı park edelim dedik yarım saat park yeri aradık. Park yeri çok olmasına rağmen ihtiyacı karşılayamayan bir yer.. 
Sabah otelden ayrılarak Dubrovnik şehrini panoramik gören bir tepeye geldik. Bu tepede güzel bir görüntüyle karşıladık. Kale ve tüm Dubrovnik çok güzel bir panoramada ayaklarınız altındaydı. Burada video ve resim görüntülerimizi çekip Hırvatistan sınırından çıkmak üzere sınıra geldik. 
Dubrovnik Türkiye vizesiz olarak gidilebilen bence en güzel yurtdışı gezi seçimi.. Hırvatistan’a bir hafta gitmeniz demek; 1 haftada 3 muhteşem ülkeyi görmeniz demektir. Hırvatistan’ın Dalmaçya sahillerini gezerken, 2 saat içinde Bosna Hersek ve Karadağ’a da kolayca ulaşabilirsiniz. 
Daha önceki notlardan okuduğumuza göre en çok Karadağ sınırında bekleniyormuş. Şu an Hırvatistan’dan çıkmak üzere sınırdayız. Biraz sonra Karadağ’a geçeceğiz. Karadağ Budva şehrine gideceğiz. Her sınırda bir heyecan duyuyoruz. Bu satırları Hırvatistan sınır kapısından çıkmak üzereyken kuyruk beklerken yazıyorum. Karadağ sınırından geçebilirsek ki inşallah bir sorun olmaz diyerek satırlarımı burada bitiriyorum. 

MONTENEGRO YANİ KARADAĞ 

Para birimi: Euro 
Otelimiz: San Macro 
Kalış Süresi: 1 gün

Şimdi Montenegro sınırını sorunsuz geçtik. 10 euro araba pulu alıyorsunuz. Bu sınırdan geçerken eşim nedense “en çok bu sınırdan korkuyordum”. Çok para istiyorlar diye okumuştum dedi. Ama hiç umduğumuz gibi geçmedi. Hırvatistan çıkışında uzun kuyruk beklememize rağmen, Karadağ sınırını hooop diye geçiverdik. 
İnsanda bu sınır korkusu nedense farkında olmadan oluyor. Acaba bir şey eksik mi diye bir korkuya kapılıyorsunuz. Ama yeşil pasaport, ruhsat ve yeşil sigortası olanlar için hiçbir sorun olmuyor. Herkesin Montenegro dediği yere biz neden Karadağ diyoruz diye okumuştum. Bu yeşil dağlar gece karanlık göründüğü için biz Türkler Karadağ diyormuşuz. Karadağ’dan Budva’ya varmak için Feribota binecekmişiz. Oğlumun söylediğine göre Budva Avrupa sosyetesinin gittiği bir yermiş. Bizde Türkiye sosyetesinden olmasak da buralara yolumuz düşünce otomatik olarak Budva sosyetesine girmiş olacağız. 
Budva’ya gidiş için, Kotor körfezinden bizim Yalova feribotlarına benzer bir feribotla geçtik. Önce bu feribot yolu için bayağı dolaştık. Navigatör Sinem bizi yanlış yollara göndermiş. Olsun bu kadar kusur kadı kızında da olur dedik yine atalarımızdan kalan yöntemle sağdaki bir amcaya Budva nirede hemşerim diye sorduk. Bize yolu tarif edince navigatör Sinemin’de aklı başına geldi ve feribot yolunu bularak karşı sahile geçtik. 
Feribottan inince Kotor tabelasını görünce burayı da görmeden gitmeyelim diyerek hemen Kotor tabelasının olduğu yere döndük. Bayağı uzun bir sahil yolundan Kotor’a vardık. Kotor’da tıpkı Dubrovnik gibi kalenin ardında bulunan bir şehir. Ama eski görüntülü. Kale taşları kararmış şekilde, biraz pis bir şehir. 
Orada elimizdeki tüm Sırp ve diğer paraları Euro’ya çevirdik. Çünkü bundan sonraki güzergâhlarımızda bize gereken Euro idi. Euro bozdururken pasaportunuzu muhakkak yanınıza alın. Yoksa bizim gibi tekrar arabayı park ettiğimiz yere dönüp pasaportları almak zorunda kalırsınız. İçerdeki börekçiden 2 tane ıspanaklı börek aldık. Esnaf kızlar pek bir sevimli. Bir böreği alalım mı diye sorarken hemen domuz eti var diye bizi uyardı. Çok sevimli esnaf.. Mostar’dan sonra bu esnafı da sevdik. Tekrar Budva’ya gitmek üzere sağımızda Dalmaçya sahilleri yolumuza ilerledik. 
Budva deniz kenarında bir şehir. Otelimize vardık. Sevimli bir Sırp genç kız otelde bizi karşıladı. Sırplar hakkındaki görüşüm bu kızı gördükten sonra değişti birden. Odamıza yerleşmeden önce balkonda bir hoş geldin sohbeti yaparak bize Türk kahvesi ikram etti. Birlikte Sırpça ve Türkçe kelimelerinin birbirine benzerliği hakkında konuştuk. İsmimizi sorduğunda Tayfun ve Serpil dediğimizde. Bize Muzaffer ve Serap gibi dedi. Önce anlamadık. Sonra meğerse hanımın çiftliğindeki Serap’tan bahsediyormuş. Benim adımı Serap dedim gibi gelerek öyle söylemiş. Burada Ezel, Hanımın Çiftliği favori dizilerden. Ayrıca balkanlarda ,Elveda Rumeli, Kurtlar vadisi ve Acı Hayat çok seyredilen bir dizi.. 
Otelde kısa bir dinlenmeden sonra markete giderek yumurta, domates, salatalık, yoğurt, ekmek aldık. Otelimiz bizim pansiyonlar gibiydi. Ocak, tabak, tencere herşey mevcuttu. 
Buraların pahalı olduğunu bildiğimizden otede yemeğe karar verdik. Güzel bir menemen, salata ve yoğurtla akşam yemeğimizi tamamladık. Sonra üzerine çay ve patlamış mısır yedik. Akşam gezmesi için otelden dışarı çıktık. 
Yine uzun bir park yeri aramakla zaman geçirdik. Güzel bir yer bulunca buraya arabamızı park ettik. Şehir merkezinde yoğun bir polis kontrolü var..Arabalar hemen çekiliyor.. Onun için güvenli bir yere park ettik. 
Deniz kenarında bizim sahillerimiz gibi bir yerdi. Tek farkı manken denecek güzellikte ve çok şık bayanların sahilde bir aşağı bir yukarı yürümeleriydi. Diskotek kapılarında yarı dekolte bayanlar dans ederek müşteri çekiyorlardı. Dekolte sınırları burada uç noktada idi. O kadar şık ve güzel bayanlar vardı ki bizim Türkiye’deki gibi hiçbir şekilde sulanma yoktu.. Erkekler yanından geçen bayanlara bakmıyordu bile.. Bayanlar gayet rahat bir şekilde dolaşıyorlardı.. Ben bile bayan halimle bu kızlara bakmaya doyamadım. 
Tayfun ve Aytaç kızlarla ilgili şakalar yapmaya başladı. Allahım Cennet varsa herhalde biz cennetteyiz ve de bunlarda Huri demeye başladılar. Gerçekten de bizim ülkemizdeki mankenlere taş çıkaran güzellikte bayanlar. Budva’nın özelliği güzel kızları herhalde.. Allah sahiplerine bağışlasın. Dünya ahret bacım olsun diyerek otelimize döndük. 
Sabah 9,30 civarı otelden ayrıldık.. Arnavutluk yolu kötü olduğunu duyduğumuzdan erken ayrılmaya karar vermiştik. Aldığımız ekmek, domates, salatalık, peynirle arabada sandviçler hazırladık. Teybimize de güzel bir şarkıyla Arnavutluk sınırına giden dar yollara girdik. Sınır kapısında arabalar uzun bir kuyruk oluşturmuştu. Etraf pis görüntülü idi. Arnavutluk plakalı arabalarla kuyruğun aralarına giren bazı uyanık Arnavutlar vardı. Dar yolu tıkasalar bile, delice sağlayıp insanların önüne geçiyorlardı. Arkamızdaki Hollandalı bir turist, bize doğru dönerek Türkçe olarak bunlar pis millet, ben sizi severim, komşum Türk. Dedi. Sınır kuyruğu boyunca devamlı Tayfunla esprili olarak şakalaştılar. Şu an hala Karadağ sınırından ayrılarak Arnavutluğa gireceğiz. Ama Karadağ’dan ayrılmamız boş bir bekletmeyle devam ediyor gibi geldi. Türk olduğunu söylenen polis memuru asık bir surat ifadesiyle pasaportları aldı. Çıkış yaptı. Yanındaki Sırp polis amcam daha esprili ve sırıtkandı . Ama bizim Türko asık suratlıydı. Herhalde kendine göre bir sorunu vardır dedik. Ve diğer sınırlardan farklı olarak Arnavutluk sınırına geldik. Çünkü diğer sınırlarda bir ülkeden diğerine geçerken hemen peş peşe giriş yapıyorsun. Ama burada daha Arnavutluk sınırını göremedik. Arnavutlukta devam ediyoruz.. Yer yer camiler görülüyor. Sınırı hayırlısı ile geçerek bu Gece Ohriye gitmeyi düşünüyoruz. Konaklama süremiz 2 gün.

ARNAVUTLUK 

Genellikle her sınırda iki kapıdan geçilir. Biri Karadağ çıkışı, biri Arnavutluk girişi olması gerekirken biz bir kontrolden geçerek Arnavutluğa girdik. Tam yolu ortalamıştık ki.. acaba Arnavutluk girişi yapmadık mı diye şüphe duyduk. Yolda bir tır şoförüne sorduysakta o bir şey olmaz dediyse de yine de Arnavutluk çıkışına kadar aynı sıkıntıyı duyduk. Sınırlarda bazılarına damga vurulup bazılarına vurulmadığından bu şüpheyle, sırasıyla Arnavutluğun İşkodra, Tiran ve Elbasan şehirlerinden geçerek sınıra ulaştık. 

Meğerse Karadağ’da çıkışta bir şey basmıyorlar. Arnavutluk polisi onay veriyormuş sadece. Bunu da çıkışta anladık. 
Arnavutluk görülmese de olur bir yerlerden.. Arnavutlar belki gücenecek ama Arnavut kaldırımı döşer insan bir yerlere. İstanbullara gelip Arnavut kaldırımlarını yaptığınız için adını verdiğimiz kaldırımlardan bir tane bile görmedik. Çok fakir ve bakımsız bir memleket. 
Ama Arnavut göçmenlerin konuşmaları bizim ülkemizde hep hoşa gider. Memleketiniz çirkin dedik, görülmese de olur dedik ama Arnavut kardeşlerimizi anlatan güzel bir fıkra size..

“Arnavut'un biri Türkiye'ye ziyarete gelmiş. Akrabasının oturduğu apartmana girmiş, altıncı kata çıkarken üçüncü katta otomatiğin ışıkları sönmüş, karanlıkta duvara tutuna tutuna inmiş ve ışığı tekrar yakmış ancak tekrar üçüncü katta ışık sönmüş. Bbu olay üç kere tekrar edince başlamış, üçüncü katta karanlıkta bağırmaya.. 

''MORI ÇUJUK, GELIRSEM AŞŞİYE, KIRAJIM AYAKLARINİ… AÇ CABUK ALİKTRİKLARİ....'' 

Arnavutluk Kartallar Ülkesi olarak biliniyor. Çünkü dağları yüksek yerlerden şehirlere iniyorsunuz. Hele Elbasana gelirken bayağı yüksek dağlara çıktık.

Görmeyeceğin yeri, bilemeyeceğin için bir kere gördük diyerek Arnavutluk’tan çıktık ve tekrar Makedonya sınırından geçerek Ohrid’e vardık. 

OHRİD-STRUGA 

Para birimi : Makedon Dinarı 
Kalınan yer. Vila Mina Otel. 
Kalış Süresi: 2 gün 
Otelimiz göl kenarında güzel bir otel. Şu ana kadar tüm kaldığımız otellerin sahipleri çok güleryüzlü ve yardımsever. Booking.com’a kayıtlı tüm oteller mi böyle acaba.. 
Otel, göle yürüyüş mesafesi kadar yakın olduğu için biraz göle gittik. Yarın sabah erkenden göle kendimizi atmaya karar verdik. Gece şöyle bir Ohri merkez sahilini dolaştık. Burada festival varmış. Folklor gruplarıyla karşılaştık. Ama tüm ülkelerin yaş ortalama neredeyse 7-16 arasında olmasına rağmen bizim Türk folklor grubu çok yaşlıydı. İzmir barosu ve Belediye personeli bizi temsil ediyormuş.

 

 Tüm Balkan ülkelerinden çocukların velileri de eşlik etmişse, bizimkiler neredeyse torunlarını getirecek yaştaydı. Turizm bakanlığına yazacağım gidince. Bu seçimi neye göre yapıyorlar acaba.. 
Sabah erkenden göle girdik. O zaman muhteşemliği anladık. Tatlı su da denize girmek ayrı bir zevkmiş. Bilinen göllere benzemiyor. Sanki deniz. O kadar büyük ki deniz mi göl mü anlayamıyorsunuz. Sadece suyun tadı anlaştırıyor. 
Göl keyfinden sonra otelimizin biraz ilersinde doğal göl üstü müzesi var. Sazlıklarla ve doğal çamurla yapılmış bir müze. Harika göl üzerine ilkel şartlarla yapılmış evler. Her evin içinde güzel şekilde sazlıklarla yapılmış bebek yatakları, gerçek hayvan postlarıyla çok doğal bir ortam. Tıpkı Maldivler’deki su üzerinde yerleşim yerleri gibi. Kısaca tablo gibi bir mekân.

Resimlerde de bunu gördük.


Ardından National Gracica parkına gittik. Harika bir yer. Orada yemek yedik. Alabalık yemek için doğal bir su parkının içinde. Doğal parkın içinde manastır var (St Naum).
Ve bir Osmanlı tekkesi.. güzel göl manzaralı bir ev. 
Karnımızı doyurup etrafı gezdikten sonra esnaftan Ohri incisi meşhur olduğundan kolye aldım. Aslında inci denmez, mercan taş gibi birşeydi ama hoşuma gitti. Kolye ve küpe aldım. İndirim yapar mısınız diye İngilizce sorduğumuzda Türkçe olarak pazarlık yok dedi. Gülüşerek kolyemi boynuma taktım. 
Akşamüzeri Struga’ya gittik. Akşam yine festival vardı. Ülkelerin yöresel kıyafetleriyle geçişini alkışladık. Türk grubu hakkında görüşümüz değişmedi.


Bizi daha güzel bir  topluluk temsil edebilirdi. Folklor oynamalarını hiç beğenmedik. Struga’yı Ohrinin merkezinden daha çok beğendik.. Ortasından gürül gürül nehir geçen bir yer.. Etrafta Türk çok… Struga için yemek yenecek yer için bize Tac Mahal’i önerdiler. Ama biz göl kenarında yemeğimizi yediğimizden burayı sadece gezdik. 2-3 saat kadar folklor gruplarının gösterilerini izledik.

Ertesi gün Ohri’den Resen ve Bitola’ya gitmek üzere ayrılacaktık. Ayrılmadan önce bir kez daha tadı damağımızda kalan göle girelim dedik ama hava bugün bayağı serindi. Girmedik. Ama kızım Ilgın sabah bir kez daha girmeden ayrılmadı. Gölün suyu buz gibi. Uzun bir süre vücudu ısınmadı… 

RESEN-BİTOLA(MANASTIR) FLORİNA 
Para birimi : Euro 
Otelimiz : Floriti Otel 
Kalış Süresi: 1 gün 
Ohri’den ayrılıp yolumuzu Resen istikametine çevirdik. Buraya Niyazi Beyin Konağını görmek için geliyoruz. Yine ağaçlı, güzel kıvrımlı bir yolla Resen’e vardık. Resen biraz eski bir yer.. Osmanlının son terkettiği topraklar, Ohri, Resen, Bitola imiş. Resende konağı navigatör Sinem bulmakta zorlanınca yol kenarındaki polise soralım dedik.

İngilizce sorarken bize Türkçe konuşun diye güzel bir Türkçeyle cevap verdi. Tarif üzerine konağı bulduk. Konak çok bakımsız bir konak. İçinde bulunan görevli bize çabuk çabuk eserleri anlattı. Türkçe bilmiyordu. Yarı Türkçe kelimeler, yarı Makedonca seramik sergisinin kimlere ait olduğunu anlattı. Genellikle İzmir ve Marmara Üniversitesinden profesörlerin eserleri vardı.

Niyazi beyin hikayesi bizde atasözüyle tanınıyor. Hikaye doğru ise, Niyazi bey savaşta değilde bir yakını tarafından öldürülünce halk tarafından “Ne şehittir, ne gazi, ……… gitti Niyazi” denen bir kişi.


Bu atasözü bizde çok kullanıldığı için köklerinin taaa Resen’li Niyazi beyden geldiğini burada öğrendim. Konakta resim çektirdikten sonra Bitola yani Manastır’a doğru yola koyulduk. Manastır Atatürk’ün Askeri okulunun bulunduğu yer. Merakla beklediğimiz bir yer. Ayrıca Elveda Rumeli’nin çekimlerinin yapıldığı yerlerden..

Yine ağaçlı yeşil bir yoldan Manastır’a doğru ilerliyoruz.

Bitola yani Manastır tam hayal kırıklığı yaşadığımız bir yer. Çok eski bir şehir. Burayı bizim için tek cazip kılan Atatürk’ün Askeri Okulu. Zaten herkes onun için geliyor ama daha bakımlı yer beklerdim. Okulun içersine girdiğimizde görevli resim ve video çekmek yasak dese de biz içerde ve dışarıda resimler çektik.. 
Üst katta iki oda vardı koridorun bir ucu Makedonya müzesi, diğer ucu ise Türkiye tarafından desteklenmiş Atatürk’ün Anı Odası..

İçeriye girdiğinizde size bir mektup sunuyorlar. Eleni isimli bir kızın Atatürk’e yazdığı aşk mektubu. Eleni’nin hikayesinin doğru olup olmadığını bilmiyoruz ama mektubun bir fotokopisi elimizde.

O da şöyle..

“Kemal Atatürk’e herhangi bir zamanda ve yerde! 
Çok seneler geçti, ben halen her gün içerisinde senden haber bekliyorum. Herhangi bir zamanda mektubumu alırsan, beni hatırla ve kağıttaki gözyaşlarımı göreceksin. Yıllar ve olaylar geçiyor. Seninle ilgili çok şeyler konuşuluyor. Mektubumu okurken, başka kadını seviyorsan, mektubumu kopar ve kendine sor. “İnanabiliyor mu ki Manastır’lı bir Eleni Karinte, bir günlük tanıdığı ve aşık olduğu adama bütün ömrünü harcamıştır? Ve benim senin sevdiğim kadar, o kadını o kadar seviyorsan, kendisine hiçbir şey söyleme, senin kadar mutlu olmasını diliyorum.! 
Döneceğini, beni unutmayacağını biliyorum. Babam vefat etti. Beni senden ayırdığından tam bir yıl geçti, beni eve kapattı ve bir ay çıkmama izin vermedi. Ağlamadım, biliyorum ki tüm kilitleri ve hapisleri boşuna harcadı. Beni evlendirecekleri adamı sadece bir kez gördüm ve kendisi bana onu sevebileceğimi sordu. Bende kendisine: “Hayır, ben sadece aşkımı seviyorum “dedim. Ve artık kendisini göremedim. Babam beni hiçbir zaman affetmedi ve bende kendimi affetmedim. O zamanlardaki gibi artık genç ve güzel değilim. Tüm ömür bir gün içersinde. 
Ebediyen seni seven ve seni bekleyen, senin Eleni Karinte” 

Mektup doğru mu bilinmez ama hüzünlü bir aşk hikayesi..

Manastırda Elveda Rumeli’nin çekildiği eski çarşıyı görmek üzere askeri okulun tam karşısındaki sokağa ilerliyoruz. Sokak trafiğe kapalı.. Manastırda muhakkak kuru fasulye yemelisiniz diye diğer Balkan notlarından okumuştuk. Ben sokaklarda güveçte kuru fasulyeci bulacağımı zannetsem de kuru fasulyeyi hiç kimse anlamadı. Daha önce Elveda Rumeli’nin kaldığı otel Epinal Bitola’nın karşısında güzel bir restaurant var dediler. Eleni’nin evinin kaşısında kuru fasulyeci var dediler. Bu sadece notlarda kaldı. Biz bulamadık. Yine bizi bilmediğimiz yemek olduğu zaman kurtaran Pizza Margaritta kurtardı. Peynirli, domatesli, pizza.. 
Buranın garsonları bir hoş. Daha doğrusu tüm Balkanların garsonları. Zorla sipariş alıyorlar ve siparişleri çok geç getiriyorlar. Türkiye gibi yok derler ya.. yemek konusunda evet. Güzellik konusunda her yerin kendi güzelliği bir başka.. 
Ama Manastırı sevmedim. Elveda Rumeli deki terzi Hasan’ın ve kasap’ın dükkanlarının olduğu eski çarşıyı şöyle bir gezdik. Hangi dükkan bulamadık ama genel bir çarşıyı gezdik. Bayağı eski ve bakımsız bir çarşı.

Tayfun burada umduğumuzu bulamadık. Bari manastıra gelmemize değsin diye Elveda Rumeli’deki Pürsiçan köyüne yani Makova köyüne doğru arabayı sürdü. Köy yolu git git bitmiyor. Issız dağlık bir yerden köye varmamızı beklerken, ben habire “Aman boşver Tayfun diziyi açar oradan seyrederiz.





















Yolda arabamız bozulsa bizi burada kimseler bulamaz dediysem de Tayfun köyü bulmakta ısrarlıydı. Manastır yani Bitola’ya 30 km. ilerde Makova (Pürsıçan) köyüne ulaştık. Köyün girişinde iki köylü kızı (köylü demeye bin şahit.) kıkırdaşarak Sütçü Ramiiiz dedi. Bizde evet deyince, arabaya atladılar bizi Sütçü Ramiz’in dizideki evine götürdüler. Tek bildiği Türkçe kelimeler diziyle ilgiliydi. Namiik diyor onun yaşadığı yeri gösteriyor. Terzi Hasan diyor onun evini gösteriyor, Baytar diyor evini gösteriyor. Köy terk edilmiş çok eski bir köy. Ben habire senaryolar üretiyorum. Kızlar bizi eve götürüyor diye olmadık bir yere götürüp orada da yakınları bizi kaçırırlarsa, çantama mı bakıyorlar desem de bizim cesur Tayfun ve Aytaç kızların peşine takılarak evin olduğu yere geldik.

Resimleri çektirince gerçekten geldiğimize değdi dedik. Kızlar kıkırdayarak bütün yerleri bize gezdirip yolda indiler, bizde artık Yunanıstan’a geçeceğimiz için elimizde kalan tüm Makedon dinarlarını rehberlik hizmetlerinden dolayı kızlara verdik. Hemen aldılar. Hatta nescafe içip içmeyeceğimizi sordular.

Ben biraz ürkek miyim neyim. Sonradan kızların rehberlik hizmeti veren samimi kızlar olduğunu anladım. Zaten onlara sarılarak resim çektirip, birbirimize el sallayarak ayrıldık.

Bu köy yolunu navigasyon Sinem bile göstermedi. Köye giderken sistem bozuldu. Bu arada bazı yollarda özellikle sınıra yakın yerlerde Navigasyonda kopmalar görülebiliyor.

1 gece konaklayacağımız Florina’ya doğru yola çıktık.
Manastır ve çevresi bir günümüzü aldı. Ama en çokta nerede yemek yiyeceğimiz. Onun için notlara yemek yenen yerleri fazla önermeyeceğim. Önerilen yerleri aramaktan zaman kaybediliyor. Çünkü Manastırda kuru fasulyeciyi kimseye anlatamadık. 
Makedonya sınırına geldik. Yaklaşık 13 gündür değişik yerlerinde gezdiğimiz Makedonya ve çevresinden ayrılarak Yunanistan sınırından içeriye girdik. Sınırdan içeri girer girmez bizi yağmur karşıladı. Ohrid’den beri takip eden kapalı hava nihayet boşaldı.. Acaba Yunanistan bizi görünce sevinçten ağlıyor mu yoksa yine geldi Türkler diye üzüntüden mi ağlıyor.

Kalacağımız otele doğru ilerliyoruz. 
Otele geç geldiğimiz için bugün hiç gece turu yapmadan yatalım dedik. Odada internet pek çalışmadığı için bugün internetten bilgi almadan sadece bu güne kadar çektiğimiz videoları ailece seyrettik. İyi ki günü gününe not almışım dedim. Bazı gezdiğimiz yerleri unutmuşuz bile..

Sabah uyanınca otele kahvaltıya indiğimizde iki Yunan bayan görevli bize harika bir kahvaltı hazırlamıştı. Ortaya ev yapımı börek, kek koymuşlar. Az İngilizcelerine rağmen anlaşarak çay ve diğer kahvaltılık malzemelerimizi verdiler. Ve devamlı da memnun olup olmadığımızı sorunca kendilerini çok sevdim. Biz bunları İzmir’de denize dökmüştük ama iyi insanlarmış meğer.. (Yunanistan’da bu espriyi yanımdan geçen, ya da sevmediğim her durumda bol bol kullandım.) Neyse bende jest olarak onlara tabaklarımızı kendimiz toplayarak yardım ettim.

Florina’ daki otelimizden ayrılıp Selanik’e gidecektik. Bir gece kaldığımız bu şehri fazla gezemedik. Çok bir şey yok diye. Şöyle bir internetten araştırdığımda güzel bir bilgi ile karşılaştım bu şehir hakkında. Ödüllü filmimiz Susuz Yaz’ın yazarı Necati Cumalı’nın doğduğu yermiş. Yunan Nüfus Mübadelesiyle birçok Türk ailesi gibi o da göç etmiş.. Susuz yaz filminden sonra da buraların hikayesini anlatan Makedonya 1900 diye de bir kitap yazmış. Florina’dan ayrıldıktan sonra Edessa şehrini dolaşmamız lazımmış. Tayfun ve Aytaç bir yazıda sular şehri diye okumuş. Edesaya geldik. Park ettikten sonra küçük nehir kenarlarında cafelerden ve parklardan yolu takip ettik. Sanki iki su yolu yapmışlar, kenarlarına cafeler yapmışlar gibi gelmişti ki.

O ilanı görene kadar. Waterfall, akvaryum, museum

 

Hemen tabelayı takip ettik, birde ne görelim Düden şelalesi filan yanında hiç olan harika bir şelale.Ve şelale yakınlarına oluşturulmuş yürüme yollarıyla şelale de ıslanma turları. Gerçekten de bu şelale yollarla şehre verildiği için her yer yapay su yollarıyla içinden su geçen şehir oluvermiş. Biz neden böyle bir manzarayı oluşturamıyoruz diye üzüldüm. Son Düden’e gittiğimde suyun çok az aktığını ve etrafının kuraklaşmaya yüz tuttuğunu görmüştüm. Halbuki bu suyu değişik yollardan şehrin içine vererek orayı da burası gibi bir hale getirebilirler .

Şelalenin akış yönünün altına girdiğimizde hepimiz acaip serinledik. Serinledik demek yanlış olur. Tüm çamaşırlarımıza kadar ıslandık.

Edessa gerçekten bayağı güzelmiş. Selanik’e bizim gibi Makedonya’dan geçiş yaparak gidecekler bir Edessa’da şelale de ıslanın. Ve meydandaki cafelerde bir şeyler için. Güzel izlenimlerle ayrılacaksınız. Çınar ağacının altındaki cafedeki Yunan garsonda sempatik olarak nerelisiniz diye sordu. Hep derler ya Türkler ilk gördüğüne bu soruyu soruyorlar diye. Yunanlı hemşerilerimizde aynı. Ayrıca kahvaltılarıyla da aynı biz..

Edesa’nın o tarihlerde adı Vodina imiş. 
Şimdi Selanik’e doğru arabayla ilerliyoruz. 

SELANİK 

Para Birimi: Euro 
Otelimiz : Orestias Kastorias 
Kalış Süresi: 2 gün 
Otelimizi şehrin merkezine çok yakın bir otel. Antik parkın karşısında. 1924’te yapılmış ve güzel restore edilmiş bir otel. Otel görevlileri sıcakkanlı ve bilgi verici.

Selanik bizim için çok önemli bir yer. Burası hem Türkiye’nin kurtarıcısı Ata’ mızın ve Türkçenin büyük şairi Nazım Hikmet'in doğduğu topraklar. .. Osmanlı burayı 1430 yılında fetih etmiş. Anadolu'dan gelen Türkler yerleştirilmiş.1912 Balkan Savaşı'nda yaşanılan hüsran, Osmanlı'nın İstanbul'dan sonra ikinci büyük şehri Selanik'te çeşitli acı olaylara neden olmuş. Yunan Ordusuna direniş göstermeden teslim olan, 25 bin kişilik Osmanlı Ordusu, Selanik'teki Türklerin, Müslümanların, Yunanlılar tarafından katledilmesine sebebiyet vermiştir. Selanik Türküsü "Bir fırtına tuttu beni, deryaya kardı" der, insanı derinden yaralayan sözleriyle.. Sevgili Atamız, 10.Yıl Nutku'nda "Keşke Selanik'i de Misak-ı Milli Sınırları içine alabilseydik" demiş, demek ki onun içinde buranın önemi çok büyükmüş.

Selanik’teki otel odamızda kısa bir istirahat ve yerleşmeden sonra yürüyerek otelin karşısındaki parkın içinden Selanik deniz kenarına kadar yürüdük.

Yürürken devamlı ağzıma takılan diğer türkü de şuydu. 
“Selanik, Seeelaaaanik, Issız kalasın, 
Taşını toprağına bile dostlar diken dolasın 
Sen de benim gibi yarsız kalasın 
Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver 
Al başımdan bu sevdayı götür yare ver 
Selanik içinde selam okunur 
Selamın sedası cana dokunur 
Gelin olanlara kına yakılır"

Neydi bu şarkıyı yazdıracak yürek burkan hikaye.

"Selanik’te bir kumaşçı Rüstem ağa varmış. Bu Rüstem ağa hep oğlu olsun istiyormuş. İstiyormuş emme velakin Yaradan ona devamlı kız çocuğu veriyormuş. Bu kızlarından en küçüğü Fitnat’ı iyi biriyle evlendirmek istemiş. İyi biri olursa artık dükkanını da ona teslim edecekmiş. Sonra günün birinde Mazganla’lı bir delikanlının yolu buraya düşmüş. Adı Mehmet’miş. Hikaye bayağı uzun ama ben size kısaca anlatacağım. Mehmet’i seven Rüstem ağa dükkanını ona teslim etmiş. Bakmış dükkanı güzel idare ediyor, içinden de kızını bu gence vermek istemiş. Aslında gençlerde birbirini sevmişler. Tam düğün yapacakları sırada Selanik’i kasıp kavuran Kolera hastalığı Fitnat’ı da bulmuş. Herkes düğün heyecanı zannetmiş ama kız gün geçtikçe eriyip solmuş, Hastalığın pençesinden kurtulamayıp iki genç kavuşamadan ölmüş. Rüstem ağa bu duyguyla şarkının ilk bölümlerini söylemiş, Mehmet’de “Selanik Selanik, ıssız kalasın, yarsız kalasın” demiş ve bu hazin şarkı böyle başlamış.

Issız kaldı Selanik çok geçmeden, İnsanlar kimliklerini alarak ayrıldı bu şehirden. Gittiği yerlerde Selanikli göçmen olarak anıldılar. Kimliklerini kabul ettirmek için.

Selanikte artık ne Rüstem ağanın dükkanını bilen biri, ne Hortacı Camiini, ne Mazganlılı Mehmet ile Fitnat’ı, ne de onların garip sevdasını bilen biri kalmadı.

Burada bu hikayeyi yazarak gerek Türkiye’den göçen Rumların, gerekse buradan Türkiye’ye göçenlerin geçirdikleri mübadele zamanındaki acı duyguları da hissetmeden edemedim.

Selanik’in caddeleri oldukça geniş. Avrupa birliğine girmiş bir ülke olarak caddelerdeki çöp bidonlarının yığılı olması çok şaşırtıcı. Çöplerin yanından geçerken yığılı çöpler çok pis kokuyor. Akşam sahilden, Beyaz Kuleye kadar yürüdük. Sahil boyunca tıpkı bizim sahillerimiz gibi yoğun satıcı vardı. Ayrıca zenciler sanki İstanbul’dan da yoğun bir şekilde satış yapıyorlardı. Birden zabıta gelince hepsi torbalarını toplayarak çil yavrusu gibi dağıldılar. Yunanlılar da tıpkı bizim gibi satıcılara yardım ediyorlardı.

Akşam yemeğimizi Mc Donalds ta yaptık. Kızımın isteği üzerine.. Ama burası bayağı pahalı . Zaten normalde Mc Donalsd’lar Türkiye de pahalı ama Euroyu Türk parasına çevirince Makedonya’da bir Restaurant’ta yediğimiz ücreti burada ödedik. 
Neyse doyduk ya. Allaha şükür önemli olan budur diye Selanik gece turumuzu tamamladık. Sabah otelde kahvaltı olmayacağı için sabah kahvaltı yapacağımız mekânı da tespit ederek otelimize döndük.

Ertesi gün, bir tam günümüz olduğundan bugün Atatürk’ün eviyle gezimize başlamak istiyoruz..

Sabah kalktığımızda, Selanik böreğinin meşhur olduğunu bildiğimizden önce birer dilim börek ve çay içelim dedik. Çay bulamayınca hadi kahve olsun dedik ama pişman olduk. Burada herkesin elinde uzunca bardaklarda köpüklü kahve gibi bir şey içiyorlardı. Meğer o buzlu kahveymiş. Böreklerimizi bir bankta yedik ama kahveleri çöpe attık.

Karnımızı da doyurduktan sonra Atatürk’ün doğduğu eve gittik.

 

İşte yıllardır kitaplarda resmini gördüğümüz pembe boyalı ev karşımızda idi.

Bahçesi Türk Konsolosluğu.

Atatürk’ün doğduğu ev konusunda, farklı görüşler mevcutmuş. Bunlardan birincisi, Atatürk’ün Ahmet Subaşı Mahallesi’nde bir evde doğduğuna dair, ikinci de müze olarak kullanılan Islahane Semti (Aya Dimitri Mahallesi Apostolu Pavlu Caddesi Numara 75)’ndeki bu ev.

Selanik Belediye Meclisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin 10. Yılı münasebeti ile 1933’te aldığı bir kararla, Atatürk’ün doğduğu evi kendisine hediye etmiş, Atatürk, kendisine verilen bu evin müze haline getirilmesini istemiş.. 10 Kasım 1953’te bir törenle “Selanik Atatürk Evi Müzesi” adı ile ziyaretçilere açılmış.

Ama bizim müzede anımız biraz kötü başladı. Bir ziyaretçi topluluğu çıkınca görevli yeni ziyaretçilerle sizi alacağım dedi ve gitti. Biz bahçede beklemeye başladık. 45 dakika bekledik. Herhalde öğle tatili olabilir diye tolerans göstererek saat 13,05 de dayanamayarak kapıyı çaldık. Etrafta kameralar olmasına rağmen, bizi gördüklerine emin olsak ta kimse açmadı.. Sonra konsolosluk görevlilerine gidip şikâyetimizi anlatınca bir görevli geldi. 45 dakikadır boş yere beklediğimizi söylediğimizde ise, daha 15 dakika olmuş beklemeniz, diye özrü kabahatinden büyük bir cevap verdi.

Sonra fotoğraf makinemizdeki ilk çektiğimiz fotoğrafın saatini kendisine gösterdiğimizde haklısınız dedi ve özür dileyerek kapıyı açtı.

Bizde, Balkan topraklarını gezerken kapalı camiler ve müzeler Türkiye’den geliyoruz deyince açıldı da, bu Türk toprağındaki müzede niçin bekletiliyoruz diye sorduğumuzda bir yere telefon açılarak güya fırça attı.

Burası da Türkiye. Bürokrasi olur gibi boş laflar etti. Biz neden bekletildiğimizi anlamadan hevesle geldiğimiz yere, sinirle girebildik.

Müze o tarihlerden bu yana orijinal değilmiş tabi.. Çünkü Balkan harbi geçirmiş. 10 yıl kadar bir Rum ailede kalmış. Sonra Selanik Belediyesi satın alarak bu evi Atatürk’e hediye etmiş..

Odalarında resim çekildik. Atatürk bu evde 10 yaşına kadar devamlı olmayacak şekilde yaşamış. Türkiye Cumhuriyetimiz Kurucusu Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu evin ziyaretinden sonra biraz otelde dinlendik. Çünkü otelimiz bu eve yürüme yolu mesafesinde idi.

Dinlenmeden sonra parkın içinden geçerek meydandaki kapalı çarşısına gideceğiz.

Kapalıçarşı kısmına saat 15.00 civarı gittiğimizde dükkânların kapandığını gördük. Meğerse buralarda çarşılar sabahları açık oluyor. Saat üçten sonra çarşıları açık zor görüyorsunuz. Tek tük dükkânlar açık. Kapalıçarşı ve Eminönü çevresindeki çarşıları yaz günü niye akşam altı ve yedi civarı kapatırlar diye söylenirdim. Haksızlık ediyormuşum. Bir daha hiç söylenmeyeceğim. Buralarda esnaf rahat vallahi. Benim Türkiye’mdeki esnafım, garsonum, işçi, memurum daha çok çalışıyormuş meğer. Daha az para alıp, daha çok çalışıyorlar.. Nerde bu devlet, nerde bu millet… Biraz politik bir konuşmadan sonra yine dönelim gezimize. Sahilden Beyaz kuleye kadar yürüyerek gündüz gözüyle resimler çektik. Beyaz Kule Selanik’in simgesi. Beyaz Kule’ye kadar uzanan sahil yolu tıpkı İzmir’in Kordon’u. Beyaz Kule savaşlarda şehrin korunması için Osmanlılar tarafından Yunanlılara verilmiş. Ama yunanlılar sözlerini sadık kalmayarak burada Türkleri katledip, kuleyi vaftiz ediyoruz diye beyaz’a boyamışlar. Adı da buradan gelmiş. Yıllar sonra kulenin rengi tekrar eski rengini almış.

Sonra minaresi yıkılmış camiyi görmüştük. Oraya gittik.. Cami önce Hıristiyanlar da kilise imiş, sonra sanki yanına ilave minare yapmışlar. Onlarda tekrar yıkıp kiliseye döndürmüşler bir döngü içinde yıkılıp durmuş. Adı Rotonda. 4. yüzyılda Roma İmparatoru Galerius tarafından çok tanrılı bir mabet olarak inşa edilmiş. Daha sonra, Bizans İmparatoru Konstantin burayı Selanik'in ilk kilisesi olarak düzenlemiş. Osmanlı egemenliği sırasında da camiye çevrilmiş. Balkan Savaşları'ndan sonra tekrar kilise olarak kullanılmış ancak 1978'deki depremden sonra müze olarak kullanılmaya başlanmış.

Akşam yemeği için; gündüz keşfettiğimiz güzel bir yerde, Selanik’in Restaurantların bulunduğu kısmında balık yiyelim dedik. Görüntüsü güzel balık filetolar vardı. Kapısında da 1940’dan beri diye bir amblem olan bir restaurant vardı. Meşhur bir yer belli. Sunumu çok beğendik. Oğlum hatta espri yaptı. 1940’dan beriymiş. Balıklar bayattır diye.

Ama ne bilelim erkenden kapanacağını, Akşam yemek saati bir geldik kapı duvar. Balık bitince mi kapatıyor. Yoksa belli bir saat mi var anlayamadık. Tevfik Fikret’in “Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder, Bugün açız yine; lakin yarın, ümid ederim” şiirini okuyarak yemek yiyeceğimiz yeni bir yer aramaya başladık. Mcdonald tarzı bir fastfood’cuda patates ve tavuk sandviç yedik. Burada yediğimiz tad Mcdonald’dan daha güzel. Goodys isimli bir fastfoodcu.

Sabah eşyalarımızı arabaya yükledikten sonra, meşhur Selanik böreği yiyerek kahvaltımızı yapalım diye otele yakın bir börekçide oturduk. Çay ve börek yedik ve Seres’e doğru yola çıkmak üzere arabamıza yöneldik.

Selanik bana gayet sıcak bir yer geldi. Selanik’ten genel izlenimlerim işe şöyle; ilk görüşte isyankar bir halka sahip gibi . Her yer asi yazılarla dolu. Oturaklar, tabelalar yol kenarları. Sahilde bir sürü insanlar isyan duygularını pankarta yazarak asmışlar. Hatta birinde “Turistlere Not. Bu ülkede özgür değiliz” yazıyordu. Ama Selanikliler, yeme kültürleri, tavırları tıpkı bir Türk gibi. Hepimiz Adem ile Havva’dan geldik te bu kavga ne diyeee.. Hepimiiiiiiiz kardeşiizzzzz.. diye yanık bir Mahsun Kırmızıgül türküsü size… 
Tüm balkanlarda gördüğümüz bir ortak özellik. Ölen kişiler resimleriyle birlikte yollardaki elektrik direklerine asılıyordu. Mesela Anjelik teyzenin öldüğünü böylece öğrendik. Toprağı bol olsun. Tanımasak ta bildik yani..

Selanik böreğinin meşhur olduğunu hemen anlıyorsunuz. Yani Manastırdaki gibi fasulye meşhur denip hiçbir yerde fasulye görmeme gibi bir durum yok. 
Şimdi Seres’e doğru ilerliyoruz. Türkiye’ye dönüş günümüz. Burayı sadece arabayla turlayacağız. Nedeni de Tayfun’un dedelerinin geldiği yermiş. Seres’liyim derler diye şöyle bir bakıp çıkacağız. 
Seres’de pek bir şey yokmuş. Sadece arabayla şehri gezdik. Sırasıyla sınıra kadar yolumuzun üstünde olan Kavala’ya tekrar girip Lidl markete uğradık biraz alışveriş yaptık.

Draman’ın içine girip şöyle bir şehri turladık. Draman’ın içinde yaparlar Pazar, Kızlara yakışır şal ile şalvar türküsünü biraz mırıldandık. Arif Şentürk okurdu bu şarkıyı her zaman. Balkanlar türkü yönünden pek bir zengin. Vardar ovası şarkısı, Selanik şarkısı, Manastırın ortasında havuz, Draman bizim bildiğimiz şarkılardan. En son olarak ta İskeçe’ye uğrayarak son Türk şehrini de böylece bitirmiş olduk.

Benzin istasyonundan su alırken görevlinin Türkçe konuşması da yine şaşırttı. Balkanlarda biz bu şaşkınlığı yaşadık. İnsan kimin Türkçe bilip bilmediğine şaşırıyor. Hatta Üsküp’de Balkan Üniversitesine girdiğimiz de Rektör bize böyle bir hikaye anlatmıştı. Türkiye’den gelen misafirleri karşılamaya giden şoför havaalanında Türkçe konuşunca misafirler Aaa Türkçe konuşuyor diyormuş. Hocam bunlar niye şaşırıyorlar, biz zaten Türküz demiş . Aynı olayı bizde çok yaptık. Türkçe konuşanları duyunca hemen kulak kabartıyorduk. Kendi topraklarının dışında Türkçeyi duymak çok zevk veriyor insana…

SONSÖZ

Balkanlarda yıllardır kardeş yaşayan insanlar, niye böyle bir savaşa maruz kalmış diye düşünürken aslında bir arada yaşadığımız Türk ve Kürtlerinde böyle bir çekişmede olduğunu Diyarbakır’daki şehit haberleriyle bir kez daha hatırladık.

Burada özellikle Kosova’da barışı ve güvenliği sağlayan Türk Silahlı Kuvvetlerinin hala bizim ülkemizde neden barışı sağlamadığını düşünmeden edemedik.

Derin bir iç geçirerek tekrar Balkanlara gelecek olursak; 
Her zaman söylediğim bir söz vardır. “Şu Avusturyalı Anzaklar ne kadar vefakar. Tanımasalar da her yıl Çanakkale’ye dedelerinin şehit olduğu yere geliyor” derim.

Sizlerde bu vefakârlığı göstererek Balkanlara, dedelerimizin savaştıkları toprakları görmeye gidin. İnanın pişman olmayacaksınız.

Balkanlara gitmeden önce kendilerini tanımasak ta bize rehberlik eden Balkan turu gezginlerine, yazdıkları yazılarından dolayı teşekkür ederim. Öncelikle Nermin-Ferhat Şirin çiftine, motosikletli çifte ve Balkan turuyla tura giden bütün evliya çelebi ruhlulara teşekkür ediyorum, aldıkları notlarla bize yol gösterdikleri için.

Bu geziden bir sürü merak ettiğim bilgilerle döndüm. Gezip gördüğüm yerleri önceden okusam da, dönünce tekrar internetten araştırmalarla yeniden daha bilgili olarak okuyacağım. Mesela Ayşe Kulin’in Sevdalinka eserini okuyacağım. Balkanlarla ilgili roman ve hikâyeleri tekrar okuyacağım ve Elveda Rumeli’yi bir kere daha izleyeceğim. Leyla isimli romanı yolda okusam da bir kez de gezip kültürünü gördüğüm insanlarla nitelendirmek için bir kez daha okuyacağım. İnternetten yol boyunca kafamda not ettiğim yerleri bir kere daha okuyacağım. Anlayacağınız bir sürü ev ödevim var. Balkan turu gerçekten gittikten sonra okuyup bilgilendirmeyi gerektiren bir tur oldu bizim için. 
Geziden aklımızda kalan can alıcı noktalar neydi.

 Son kez hatırlayalım.

* KAVALA, kalesine kadar yürüyünüz, 
* ÜSKÜP, çarşısını gezin. Köftelerinden yiyin, limonatasını için 
* TETEVO, Alaca camiyi ve Harabati baba tekkesini gezin. Orada Hristiyanlara karşı Müslümanları savunan ateşli Arnavut genci Cemaliyi bulun. 
* PRİZREN, Kosova’nın en güzel yeri. Faytonla büyük şehir turu yapın. Namazgahı görün. Faytoncuya sorun size Türk birliğinin yerini tarif etsin. Muhakkak Türk birliğini gezin. Üsküp’den Saraybosnaya gidecekler Sırbistan- Niş üzerinden gidin. 
* SARAYBOSNA, Başçarsıyı gezin. Hatta tabiri caizce kaybolun Başçarşıda. Başçarşı sebil’in karşısındaki zeytin restaurant sahibi türk. Yemekleri güzel. Cevapcici yiyin. Türk kahvesi için. Saraybosna Savaş Tunel’i muhakkak ama muhakkak gezin. Savaş zamanında yapılan. Başçarşı camiinde 2 rekat namaz kılın. Bizim gidemediğimiz Vrelo Bosna’yı gezin. Güzelmiş biz göremedik. 
* MOSTAR, Demodino otelde kalın. Çok memnun kaldık. Nermin’i bulun. Köprü hakkında bilgi vermiyorum. Sizi her yer köprüye götürüyor. 
* DUBROVNİK, burayı görmezseniz çok şey kaçırırsınız. muhakkak görün ve Adriyatik’de denize girin. Kaleden içeriye girince kendinizi Ortaçağda hissedeceksiniz ve özellikle akşamları hayran kalacaksınız. 
*KARADAĞ BUDVA. Deniz kenti. Akşamları sahile inin. Ama kıskanç bayanlar eşinizle beraber gezerken kıskançlık duygularınızı otelde bırakın. Burası tatil yeri.. Kıskanacaksanız da kocanızı değil, ben niye böyle değilim diye kızları kıskanın. 
*KOTOR güzel bir sahil yolu. Arabayla girip çıkma şeklinde de olsa burayı gezin. 
* ARNAVUTLUK, yol güzergahı olmasa görmeseniz de olur ama mecbursunuz. 
* OHRİD, Her yer güzel ama Ohrid bir başka güzel. Göle girmezseniz çok şey kaçırırsınız. Ohrid’den Saint Naum’a giden yol üzerinde çok güzel girme yerleri var. St. Naum’a giderken Museum on Water ( su üstü müzesi) muhakkak ama muhakkak gezin. Saint Naum Manastırına gidin. Park ettiğiniz yerde Galicaca Natueral Park yazıyor. İçerlere kadar gezin.
* RESNE'de Ahmet niyazı bey konağını gezin. 
*MANASTIR, (Bitola) Atatürkün askeri okulunu gezin. Kurufasulyeci aramayın bulamazsınız. Bulursanız bari bize bir mail atın bizde bilgilenelim. 
* EDESA Su şehri Edesa’ya muhakkak uğrayın. Mümkünse içinizde mayonuz olsun. Şelalenin altında aldırış etmeden ıslanın. 
* SELANİK Atatürk’ün doğduğu evi gezin. Aristoteles meydanına gidin, sahilde dolaşarak Beyaz kule’ye kadar yürüyün. Rotonto’ya gidin, minaresi yıkılmış camiyi görün. 
Atatürk’ün iyi ki harf devrimi yaptığına şükür ettik. Balkanlar Kiril alfabesi, Yunanistan'da ise Yunan alfabesi bayağı zor görünüyor. Yurtdışında İngilizce tabelalarla az çok her şeyi çözüyorsun. Burada İngilizce de pek kullanmadıklarından zorlanmanız mümkün. 
Biz zevk alarak gezdik, TÜRKİYE İpsala Sınır kapısından da içeri girerken şükür ederek girdik. 
15 gün boyunca yediğin, içtiğin senin olsun gördüklerini anlat demeden her yeri, yaşadıklarımızı, olumsuzluklarımızı sizinle paylaşmak istedim. Gezmeyi seven arkadaşlar yazdıklarıyla bize yol gösterdiler, bizimde yazdıklarımız inşallah başkalarına bir yol gösterir. 
Son olarak, “SEVDAYI SEVENE, DOSTLUĞU BİLENE, HAYATI GEZENE SOR” diyerek, güzel duygularla memleketinize dönmenizi diliyorum. 
Hoşça kalın, sağlıkla ve gezerek yaşayın.