27 Mayıs 2015 Çarşamba

5 ÜNİVERSİTELİNİN KALEMİNDEN AVRUPA'DA 15 GÜN

AVRUPA SEYAHATİ

Katılımcılar 

Aytaç ,Arya, Gökhan, Akif, Elif 

 Gezilen Şehirler

 Roma, Floransa, Pisa, Paris, Amsterdam

 14 Ağustos 2014 - 1.gün

Uzun zamandır planladığımız Avrupa seyahatimiz sonunda gelip çattı. 

Günler öncesinden ayarladığımız çantalarımız ve rezervasyonlarımızla, hep beraber Sabiha Gökçen Havaalanı’na Pegasus Roma uçağımıza binmek için evden çıktık. Sadece el bagajımız olduğu için ve Gökhan'ın daha önceden check-in yapması sayesinde hiç beklemeden makinelerden biletimizi alıp pasaport kontrolünden geçtik. Uçuş saatimiz 12.05 olarak gözükmesine rağmen daha kapılar 12.05de açılıyor ve uçağa biniyoruz. 40 dakika sonra pistten havalandığımızdan rötar yapacağımızı düşünsem de neredeyse bilette yazan saatte Roma Fiumicino’ya indik. Roma şehir merkezine gitmek için otobüs biletini, havaalanındaki Bus Station tabelalarını takip ederek, kelimeleri uzatarak(outsiide on the riight, hiii) konuşan bir görevlisi olan otobüs şirketinden aldıktan sonra 15:20’de Roma’ya doğru yola çıktık. Termini istasyonunda inip, seyahatimiz boyunca karnınızı doyuracak olan McDonals’tan ilk hamburgerlerimizi alıp Via Cavour’a çıkan Via Sforza sokağındaki hostelimiz Rose B&B and Hostel’a doğru yola koyulduk. Yol üzerindeki mini marketten kolamızı alıp kaldırım dibinde marketteki adamın şaşkın bakışları altında acınası bir halde hamburgerlerimizi yedik. Hostele vardığımızda hostel görevlisi Elisa harita üzerinde gezmemizi gereken yerleri gösterip kuralları anlatıyor. Hızlıca ihtiyaçlarımızı giderdikten sonra hızlı bir Roma turuna başlıyoruz. Saat beşi biraz geçmekte.

Hostelden çıkıp Via Cavour üzerinden Piazza Navona’ya giderken Colessium, Roma Forumu ve Palatine Tepesine genel bir bakış atıyoruz. Daha sonra da İtalyanların düğün pastası dediği ve bizim de hak verdiğimiz Vittoria Emanuele Anıtının önünden geçtik. Yol üzerinde Gesu Kilisesi’nin heykelleriyle eğlenerek(gezi boyunca birçok heykel ve resmi kendimize göre yorumladık tarihsel değerleri mahvetmiş olabiliriz ama biz çok eğlendik) Piazza Navona’ya giriyoruz. Rivayete göre Bernini, Dört Nehir Çeşmesi’nin kilise yönündeki heykelini kilise yıkılacak da heykel onun yıkılmasından korkuyormuş gibi yapmış. Bunun sebebi de kiliseyi, rakibi Borromini’nin yapmasıymış. Ama bu olay sadece bir şehir efsanesi çünkü kilise, çeşmeden sonra yapılmış. Navona'da biraz dolaştıktan sonra karnımızın guruldamasına dayanamayıp Campo de Fiori de akşam yemeğimizi yemeye gittik. Olabildikçe ucuz olmasına dikkat ederek pizzalarımızı söylüyoruz. Yemekten sonra Pantheon’a doğru geçtik. Hava kararmış durumda ve Pantheon kapanmış ama dışardan da olsa görelim deyip, bir süre Piazza del Rotonda da takılıyoruz. Gece Pantheon’un önü çok canlı ve etrafı seyretmek çok güzel. Bunda bizim gittiğimiz dönemde Trevi çeşmesinin tadilat altında olmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Hızlı ilk gün turumuzu bitirip güzel bir uyku çekmek için hostele dönüyoruz.
  
 15 Ağustos 2014 - 2.gün

Hostelde her şeyi şekerli kahvaltımızı yaptıktan sonra, Colosseum’a doğru gidiyoruz. Bugünkü planımız antik Roma turu. Colosseum’un yanına geldiğimizde gördüğümüz sıra bizi korkutuyor.(Bu sıranın değerini Vatikan müzelerinde anladık) acaba daha sonra erken gelip sıra beklemesek mi diye düşünürken sıra hızlı ilerleyince beklemeye karar veriyoruz. 30-45 dakika içinde Colosseum’dayız. Her noktası dikkatlice gezilecek ve bolca resim çekilecek yerlerden biri daha. Zaten Roma’ya geliyorsanız en önemli şey yeteri kadar resim çekebilecek kapasitede bir makinenizin olması. 2 saat Colosseum’u dolaştıktan sonra Colosseum’un dışından da bol bol panoramik fotoğrafını çekiyoruz. Via Cavour üzerinde bir restoranda öğle yemeğimizi yedikten sonra, Roma Forumu ve Palatine Hill ile gezimize devam ediyoruz. Colosseum, Roma forumu ve Palatine Hill bileti beraber. Colosseum girişinde aldığınız biletle hepsini dolaşabiliyorsunuz. 12€’luk bilet verilen paraya değiyor. Antik Roma turumuzu bitirdiğimizde güneşin altında dolaşmaktan ve yürümekten biz de bitmiş durumdayız. Önce bir markete uğrayıp atıştırmalık bir şeyler alıp, gene bir McDonalds’ta yemeklerimizi yiyoruz. Ertesi sabah 7.30’da kalkıp Vatikan Müzesine gideceğimiz için bir an önce yatmak üzere hostele dönüyoruz.

Hostele gelip temizlendikten sonra odada kalmak bizi kesmiyor ve tekrar çıkıp internetten bulduğumuz dondurmacı San Crispino’a gidiyoruz. Dondurmaları güzel ama daha sonra öğrendiğimiz asıl meşhur dondurmacının yanında çeşitleri bakımından bir hiç. Pantheon’a doğru giderken tadilat altında olduğunu duyduğumuz Trevi Çeşmesi’nin yanından geçiyoruz. O güzelim çeşme bir şantiye olmuş. Heykelleri görmek için kıytırık bir yürüyüş platformu yapmışlar ama o eski güzelliği hiç yok. Arkadaşlarımın bu güzelliği kaçırmış olması ne büyük bir kayıp. Dondurmalarımızı alıp gene Pantheon önüne yayıldık. Pantheon’a gelmişken bi tango dans etmeden dönmeyelim diyip, Arya’yla ufak ufak dans etmeye çalıştık. Yorgunluktan mıdır yoksa unuttuğumuzdan mıdır, daha çok boğuşma gibi oluyor tango çabalarımız. Vazgeçip etrafı izlemeye devam ettik. Bizim erken yatma planları da suya düşmüştü. Meydandan kalktığımızda saat bire geliyor. Hostele, korkutucu bir tünelden geçip, Elif'i korkutmak için ben türlü şaklabanlıklar yaparken döndük. Yattığımızda saat iki olmuştu bile.

16 Ağustos 2014 - 3.gün

Gelmeden önce plan yaparken Vatikan Müzeleri’nin 14-15 Ağustos’ta kapalı olduğunu görmüştük. 16 Ağustos için bilet almayı biraz geciktirince o gün bir anda doldu. Diğer günler boş olmasına rağmen 16 ağustosun online satışının bitmesi, yaşayacaklarımızın bir göstergesiydi. Sabah 7.30’a kurduğumuz alarmlarımızla hemen uyandık. Ama kahvaltı ve hazırlanma faslı, dondurma aşkına gece 2’de yatmış olmanın verdiği uykusuzluk ve yorgunlukla baya uzadı. Termini istasyonundan metroya binip Ottiviano istasyonunda inip Vatikan Müzesi’ne doğru yürümeye başladık. Vardığımızda saat 9:50’di ve sıranın sonu gözükmesine rağmen başının nerede olduğu hiç gözükmüyordu. Arkadaşlarımı bırakıp sıranın başına gidip gelmeye karar verdim. Bizim olduğumuz yerden sıranın başına gidip gelmek tam 10 dakikamı aldı. Yanımızdan geçen rehberler, 36€ karşılığında sıra beklemeyeceğimizi bu sıranın 5 saat sürdüğünü söylüyorlardı. “Hadi canım 5 saat sürmez en fazla 2-3 saat sürer” deyip, beklemeye karar verdik. Sırada beklerken önceki gün markete uğrayıp atıştırmalık bir şeyler almakla ne kadar mantıklı bir hareket yaptığımızı anladık. Sıra çok yavaş ilerliyor ve rehberlerin dediği gibi gerçekten de 5 saat sürüyor. 5 saat boyunca güneşin altında, ayakta, bisküvi yiyip, susuz bir şekilde beklemek tam bir Çin işkencesi. Can sıkıntısından türlü türlü oyunlar oynayıp vakit geçirmeye çalışıyoruz. Sıcaktan ağaç gölgesini kim kapacak yarışındayız. Sıranın başlarına doğru bir yerde çeşme olduğunu görmek acımızı dindiriyor. Suya kavuşunca biraz olsun serinliyoruz. Saat 3’e geldiğinde, 5 saat beklemenin ardından müzeye girdik.

 Vatikan müzelerine bir daha gelinirse en önemli ve en mantıklısı biletleri online olarak almak, online alınmadıysa da sabah çok çok çok erken gelip sıraya girmek. Bundan sonra hayatım boyunca bir daha sıralardan şikâyet edeceğimi düşünmüyorum. Vatikan’da 5 saat bekledik ama beklememize değdi. Vatikan müzeleri muhteşem. Görmeden dönmek çok büyük kayıp. Heykeller ve resimler başlı başına bir müzeye değecekken bir de Rafael Odaları ve Sistine Şapeli bizi karşılıyor. Hatta müzenin içinde geçtiğimiz odaların tavanları ve duvarlarındaki işlemeleri görünce, Gökhan'la “buralar bu kadar güzelse acaba Sistine Şapeli nasıldır” diye konuşuyoruz. Sistine Şapeli kelimelerle anlatılamayacak bir yer. Hayran hayran etrafa bakarak dolaşıyoruz. Bu hayranlık sırasında birbirimizi kaybediyoruz. Arya’yla Sistine Şapelinin içinde kalabalıkla boğuşurken, Gökhan’la Elif’i kalabalıkta görüp yanımıza çekiyoruz. Akif halen ortalarda yok. Sistine Şapelinden çıkınca birbirimize ulaşıyoruz ve Vatikan müzelerini bitiriyoruz. İstanbul'dayken müzenin içinden basilikaya direkt geçiş olduğunu okumuştum ama bir geçiş bulamıyoruz. Sorduğumuz görevlilerde dışardan çıkıp dolaşmamızı söylüyor. Saat 6'ya gelmek üzere ve basilika 1 saat sonra kapanacak. Daha önce geldiğimde sadece basilikaya girerken bile saatlerce sıra beklediğimiz için biraz korkuyorum ama saatin geç olması sebebiyle çok rahat bir şekilde içeriye giriyoruz. Hatta ilk geldiğimde uzaktan gördüğüm pieta heykeline daha yakın bir yerden bile görüyorum. Basilica içini de rahat bir şekilde dolaşıp san pietro meydanına çıkıyoruz. Meydandaki çeşmede serinledikten sonra yemek için arkadaşlarımı manipule ederek onları gene McDonalds’’da yemeye ikna ediyorum. Bu sırada fotoğraf çektirmek için tanıştığımız bir almanla baya muhabbet ediyoruz. Konu bir şekilde dondurmaya geliyor ve bize giolitti diye bir yer öneriyor. Hemen not alıyoruz. Vedalaştıktan sonra yemek yemek üzere ayrılıyoruz. McDonalds’’'ta yemek yedikten sonra adamın önerdiği dondurmacı uzak olduğu için gene önceki akşam gittiğimiz yere gidiyoruz. Dondurmalarımızla gene pantheon'un önüne gidip yorgunluk içinde yayılıyoruz. Bu sırada da otobüsle tura katılmış bir kaç türkle kısa bir sohbetten sonra hostele geçiyoruz.

17 ağustos 2014 - 4.gün

      Roma'da son gün. Kaç gündür Roma’da olmamıza rağmen hala giremediğimiz Pantheon'un içini görmek hedefimiz. Hostelden çıkıp Via cavour üzerinden giderek antik forumun olduğu yerleri geçip Campodoglio meydanına çıkıyoruz. Meydanda bir süre dolaştıktan sonra ilginç merdivenlerinden inip Via vittoria emanuel üzerinden Campo Dei Fiori’ye gidiyoruz. Meydanı gündüz gözüyle de gördükten sonra Ponte Vittoria Emmanuel’den geçip nehir kenarında biraz yürüyerek Castel Sant'Angelo'ya geliyoruz. Kaleyi de dolaşıp terasına çıktığımızda bizi muhteşem bir Roma manzarası karşılıyor. Tüm Roma’yı 360 derece sunan bir manzara. Bol bol fotoğraf çekiminden sonra hedefimiz Pantheon. Ponte sant'angelodan geçerek Pantheon a gelip sonunda içine giriyoruz. Muhteşem yapıtı hayranlıkla inceledikten sonra, gelirken hızlıca geçtiğimiz Piazza navonaya geçiyoruz. Uzun süre burada takıldıktan sonra Via del corso üzerinden popoloya gitmek için ayrılıyoruz. Vatikanda tanıştığımız almanın önerdiği dondurmacı da yolumuzun üzerinde. Giolitti'nin sokağına girince hatırlıyorum, burası 2006’da tur rehberimizin bizi getirdiği dondurmacı. Piazza navona’dan sonra yemek yediğimiz için, yerini öğrendiğimiz dondurmacıya akşam gelmek üzere yolumuza devam ediyoruz. Via del corso caddesi ve sonunda Popolo meydanı bizim İstiklal caddesini ve Taksim meydanını hatırlatıyor. Tabi çok daha estetik olanı. Uzun süre Popolo meydanında oturduktan sonra tam ayrılacakken kukla gösterisi yapan bir sanatçıyı izliyoruz. Gösteri bitince Popolo meydanının yanındaki parktan çıkarak bir seyir terasına geliyoruz. Roma tüm güzelliği ile karşımızda. Bir süre burada da fotoğraf çekildikten sonra parkın yanındaki yoldan ispanya meydanı, Via del condotti, Via del corso ve Piazza di montecitorio rotasını izleyerek Giolitti’ye geliyoruz. Her zamanki geleneğimiz olarak herkes farklı aromalı dondurma alıyor. Ben hindistan cevizli, naneli ve fıstıklı dondurma alıyorum. İçinden bütün fıstıklar, hindistan cevizi parçaları çıkan inanılmaz bir lezzet. Dondurma kesinlikle Giolitti’de yenmeli! Zevkle dondurmalarımızı yiyerek bu sefer navona meydanını gece görmeye gidiyoruz. Bir süre burada oturup pantheon yakınlarindaki McDonalds’tan hamburgerlermizi alıp hostele geçiyoruz. Elveda Roma!

18 ağustos 2014 - 5.gün


Floransa trenimiz 9:20de tiburtina istasyonundan kalkacak. Hostemizin yakınındaki Cavour metro durağına inip gişeleri geçiyoruz. Ama diğer kullandığımız istasyonların aksine, burada yönler gişeleri geçmeden önce gösterilmiş. Arya önceden fark edip geçmiyor gişeden, biz de dalgınlığımızın cezasını yeniden bilet alarak ödüyoruz. Rahat bir şekilde Tiburtinaya varıp, trenimizi bekliyoruz. Trenimiz İtalotrain'e ait. Biletimiz en ucuzundan olmasına rağmen gayet rahat bir trenle yolculuk ediyoruz. 11 gibi Floransa s.m. Novella tren istasyonundayız. Bavullarımızı yüklenip, hostele gidiyoruz. Hostelimiz Casa di Giuseppi'deki odamız gayet güzel. 5 kişilik odada özel banyolu. Çantalarımızı bırakıp hızlı bir floransa turuna çıkıyoruz.

Duomo meydanı, Piazza republica, Piazza pitti, ponte vecchio, Piazza della signoria ve çoğu meydanı geziyoruz. Floransa küçük bir yer olduğu için çoğu turistik merkezi kısa sürede görebiliyoruz. Ama floransa'nın asıl güzelliği akşam olunca anlaşılıyor. Şehir çok güzel bir şekilde ışıklandırılmış. Her sokakta farklı bir sanat var. Sokak şarkıcıları, pandomimciler,ressamlar. Tam bir sanat kenti. Benim kulağımsa gene bu seslerden birinde. 8 yıl önce dinleyip beğendiğim bir çifti denk gelirsem tekrar dinlemek istiyorum. Gün boyu her duyduğum sese acaba onlar mı diye yöneliyorum. Akşam yemeğini yedikten sonra internetten bulduğumuz Gelatto del nieri diye bir yere dondurma yemeye gidiyoruz. Lezzetli ama dondurma kıvamında değil de daha çok kremşanti kıvamında olduğu için fazla beğenmedik dondurmayı ya da Romada giolitti bizim seviyemizi çok yükseltti. Ertesi gün uffizi galeri sırasına gireceğimiz için hostele erken dönme planı yapıyoruz. Daha önceden benim dinlediğim çiftin genelde Piazza republica çevresinde olduğunu duymuştum o yüzden yolumuzu oradan geçirmeye çalışıyorum ve hedefime ulaşıyorum. Republicanın bi köşesinde çalıyorlar. Çocuklar gibi zıplaya zıplaya sevinerek bizimkileri şarkıcıların yanına çekiyorum. 1 buçuk saat kadar onları dinledikten sonra cdlerini alırken, sekiz yıl önce gelip dinlediğimi söyleyip merhabalaşıyoruz ve resim çekilip ayrılıyoruz.


19 ağustos 2014 - 6.gün

Bugün Uffizi galeriye gireceğiz diye erken çıkıp sıraya giriyoruz. Tam sıra bize geldiğinde görevli bilet soruyor. Meğerse girdiğimiz sıra önceden rezervasyon yapıp bilet alanlar içinmiş. Tabi bu arada diğer sıralar da dolmuş oluyor. Sıradan çıkıp Ne yapsak diye düşünürken utancımızdan pisa'ya kaçmaya karar veriyoruz. Hemen tren istasyonuna gidip bilet alıp atlıyoruz trene. Daha bulduğumuz boş yere oturur oturmaz yaşlı bir İtalyan teyze hemen muhabbet kurmaya başlıyor. İtalyanca bilmememize rağmen anlattıkça anlatıyor. El işaretleri ile anlaşıyoruz. Özellikle Elif'i çok beğendi. Ona sürekli iltifatlar yağdırdı. Bir durak sonra bir İtalyan üniversite öğrencisi biniyor, teyze bu sefer de onunla muhabbeti başlatıyor. Arada bizimle de konuşarak bayağı  muhabbet ediyoruz. Bir kaç durak sonra İtalyan çocukla okul, bölüm muhabbeti yaparken trene yeni binen bir kız yanındakine bizi gösterek birşeyler söylüyorlar. Meğerse onlar da türkiyeden gelmişler. Hacettepe üniversitesinden Seda ve Arda yazın Erasmusla İtalya'dalarmış. İtalyanları bir kenara bırakıp kendi aramızda muhabbete başlıyoruz. Pisa'ya varınca hep beraber istasyondan Qisa kulesine yol üzerindeki önemli yerlere uğrayarak gidiyoruz. Pisa'ya varınca vedalaşıp ayrılıyoruz. Pisa kulesinde çekilebilecek tüm klasik pozları çekip etrafında tur atıyoruz. Yemekten sonra ise yarım saatlik bir Pisa kulesinin gölgesinde uyku çok tatlı oluyor. 5 gibi toparlanıp, istasyona doğru yola çıkıyoruz. Floransa treni için bilet alıp istasyonda beklerken, tren geç kalıyor. Acaba bizim tren o muydu bu muydu derken biri yanımıza gelip, gençler Floransa'ya bu tren mi gidiyor diye soruyor. İstasyonda karşılaştığımız İbrahim'le Floransa trenine atlıyoruz. O da sırt çantası ile bir haftalık İtalya turuna çıkmış. O Empoli durağında inerken biz Floransa'ya devam ediyoruz. Hostele uğrayıp kendimize geldikten sonra, tekrar Floransa akşamlarına karışıyoruz.


20 ağustos 2014 - 7.gün

Artık bugün Uffizi galeriye girmeye hazırız. Saat 8'de ben ve Arya bilet sırasına girmek için kahvaltı yapmadan hostelden ayrılıyoruz. Uffiziye geldiğimizde sıra çoktan upuzun olmuş durumda. Yaklaşık 1 saat sonra bizimkiler kahvaltılıklarımızla geliyor ve nöbeti devralıyorlar. Yaklaşık 2 saat süren bir beklemenin ardından galerinin içindeyiz. Uffizi galeri çok güzel eserler barındırmasına rağmen Vatikan müzelerinden sonra girmemizin şansızlığını yaşıyorlar. Ve inanılmaz fazla sayıda Madonna and child resimleri var. Artık eserlere sadece bir kez bakıp geçiyoruz. Sanırım aşırı dozda sanat almış durumdayız. Daha fazlasını yüklemeye beynimiz izin vermiyor. Uffizi galerisine gereken değerini tam veremiyoruz. Galeriyi gezdikten sonra ertesi gün havaalanina gitmek için otobüs biletlerimizi almaya smn tren istasyonu yanındaki otobüs garına gidiyoruz. Kişi başı 6€ ya biletlerimizi aldıktan sonra iki gündür erken kalkmanın yorgunluğuyla Arya bitap düşüyor. Onu odaya uyuması için bırakıp Vivoli'den dondurma yemeye gidiyoruz. Giolitti kadar parçacıklı olmasa da çok lezzetli dondurmalar. Ama porsiyonları bana fazla geliyor nedense, dondurmayı akife veriyorum. Akşam üzeri yaklaştığı için Michelangelo Tepesine çıkacağız. Bu sefer Akif'i odaya bırakıp Aryayı alıyoruz. SMN istasyonundan tepeye giden ilk otobüse atlıyoruz. Güneşin batışını kaçırıyoruz ama gene de tepeden manzara muhteşem. Hava iyice kararıncaya kadar bol bol manzara seyrediyoruz. Tepeden inen yolu yürüyerek hostele dönerken gene bir çok güzel manzara karşımıza çıkıyor. Piazza Republicadan geçerken gene benim şarkıcı çifti görüyoruz. Son bir kez daha izleyip Floransaya güzel bir şekilde veda ediyoruz.

 21 ağustos 2014 - 8.gün

Floransa havaalanından uçuşumuz saat 10'da. Ne olur ne olmaz diye 2 saat önceden havaalanında olmak için saat 7.30 otobüsüne biniyoruz. Havalanına gelip işlemlerimizi yarım saat içinde halledince bir saat boyunca alanda bekliyoruz. Rahat bir uçuştan sonra 12'de Paris cdg deyiz. RerB hattı ile Gare du Nord'a gidip oradan aktarma yapacağız. 9.75 €  tren biletlerimiz alıyoruz. Paris'teki metro hattının güzelliği olarak aktarma yaparak hostelimiz La Montclair Montmarte varıyoruz. Checkin 3'te olduğu için yemek yemeye çıkıyoruz. Hostele giriş yapıp çıkmak için hazırlandığımızda saat beş olmuş durumda. Önce gidip Louvre müzesi için biletlerimizi bir Carrefourdaki fnacdan alıyoruz. Sonra da yürüyerek Sacre Cour kilisesine gidip genel bir Paris manzarasına karşı biraz oturuyoruz. Yolumuza devam edip moulin rougeun önünde resim çekilmeye giderken gördüğümüz bir çikolatacıya dalıp makaron ve biraz çikolata alıyoruz. Sunuşu çok güzel olmasına rağmen tatlılar beklediğimiz gibi çıkmıyor. Oradan devam edip Moulin rouge önünde resimlerimizi de çekildikten sonra erken başlayan günü erken sonlandırıp biraz dinlenmek için hostele çekiliyoruz.

22 Ağustos 2014 – 9.gün

Bugünümüzü tamamen Louvre’a ayırdık. Kahvaltımızı yapar yapmaz hostelden çıkıyoruz. 4 gün boyunca daha merkezi yerlere gitmek için metro kullanacağımızdan, cihazlardan 10’lu bilet alıyoruz. Normal 1 bilet 1.70€ iken 10 tanesi 13.70€. Bilet işlerimizi de hallettikten sonra metroyla Louvre’a ulaşıyoruz. Metro’dan çıkınca arkamızda Louvre’un meşhur piramidi ile bol bol resim çekilip girişi doğru yöneliyoruz. Biletlerimizi önceden aldığımız için bilet sırasına girmeden öncelikli sıradan geçerken bekleyenler için “ezikler bekleyin bekleyin” demeyi de ihmal etmedik. Louvre müzesi normalde saat 6’da kapanırken, Çarşamba ve Cuma günleri 21:45’te kapanıyor. Biz de her eseri görebilelim diye özellikle Cuma gününü seçtik. Ancak buna rağmen yetiştiremedik.

Müzede girdiğimiz ilk odada eserlerin altlarında İngilizce açıklama göremeyince çıkıp -bilet günlük olduğu için biletinizi göstererek giriş çıkış yapabiliyorsunuz- audioguide aldık. Nintendo 3DS ile hazırlanan audioguide çok güzel ve odalardaki her önemli eserle ilgili bilgiler var. Ama durup bunları dinleyerek gezmeye çalışırsak bırak 1 günü, 1 haftada müzeyi bitirmemiz imkânsız. Bir yerden sonra Arya’yla ortak aldığımız cihazı komple ona bırakıp ben eski güzel kâğıt haritaya geri dönüyorum. Haritada her kattaki önemli eserlerin hangi odada olduğunu işaretlemişler. Biz de en azından bunların hepsini görelim diye düşünüyoruz. Tabi bu sırada Akif’i tamamen kaybetmiş durumdayız. Neyse ki onun telefonunda paketi var ulaşabiliriz. Vakit öğleni geçince müzeden çıkıp karnımızı doyurmak için McDonalds’a gidiyoruz. Müzeye geri dönüp birinci katı bitirdiğimizde saat 3’e yaklaşıyor. Şimdi de Gökhan’ı kaybetmiş durumdayız. Bu sırada telefonla Akif’e ulaşıyoruz. Bizim önümüzde daha 3 kat varken o müzeyi bitirmiş çıkmış. Ben, Arya ve Elif müzeyi gezmeye devam ediyoruz. Artık bir yerden sonra çoğu odayı “hmm burada heykel varmış, aa gene ortaçağ, bu da güzel bir resim” diye geziyoruz. Tabii ki en görülmesi gereken yerlerde daha uzun zaman harcıyoruz. Müzenin kapanış saati geldiğinde giremediğimiz bölümlere veda ederek çıkışımızı yapıyoruz. Gökhan audioguide’nı alırken benim kimliğimle aldığı için, onu bulmak umuduyla gişenin bekliyoruz. Ama o bizi önce buluyor. Sabah girmeden önce kaybolursak buluşmak için bir yer belirlemiştik. Ben unutmuşum ama Gökhan unutmayıp bizi orada beklemiş. Sonra tekrar içeri bakmak için gelip bizi bulmuş.

Gökhan’ı da buluştuktan sonra karnımızı doyurup hostele gitmek bizi kesmiyor, bari Louvre günün sonuna bir de Champs-Elysee ve Arc de Triomphe ekleyelim diyoruz. Hava iyice kararmış durumda ve biz Louvre’da iken yağmur yağdığı için de oldukça serin. Yağmurluklarımızı giyip, Louvre’un karşısındaki bahçenin kenarında kurulu olan lunaparkın içinden geçerek, Concorde meydanı ve champs-elysee’yi izleyerek zafer takına geliyoruz. Artık hostele dönmek için Metro’ya girerken önümüzde siyahi bir grup ilerliyor. Bir ara metro tünelinde duruyorlar. Tam biz yanlarından geçip yolumuza devam edecekken, aralarından biri arkaya doğru adım atıp yolumuzu kesiyor. Biz de durmak zorunda kalıyoruz. Açıkçası biraz korkmadık değil. Sonra yollarına devam ettiler ve bu sırada sağa sola vurmaya, bağırmaya devam ettiler. Bizi tırstırdıkları için eğlenmiş olmalılar. Biz yavaşlayıp onların arkasında kalmaya çalışırken, gidip bizim bineceğimiz hattın yönüne dönünce biz de onlardan kurtulmak için diğer hatta kaçıyoruz. Saat iyice geç olduğu için acaba metro kapanır da burada kalır mıyız korkusu ile gidip o grupla tekrar karşı karşıya gelme korkusu arasında kalmış durumdayız. Diğer hattın durağında bir süre bekledikten sonra kendi hattımıza geçiyoruz. Gitmişler... Her an bir yerden çıkabilirler korkusu, metro geldiğinde yerini bir rahatlamaya bırakıyor. Ben fark etmedim ama Gökhan görmüş, adamlardan birinin elinde pense tarzında bir şey varmış. Hangi ülkede olursan ol, böyle saçma insanlar karşına çıkabiliyor. Yapacak bir şey yok. Hostele varınca olanları Akif’e anlatıktan sonra stres ve yorgunluk içinde uykuya dalıyoruz.

23 Ağustos 2014 – 10.gün

Bugün planımız Zafer Takı ve Eiffel’i bitirmek. Ama artık 10 gündür yürümenin, güzel yemek yiyememenin ve önceki gün Louvre’u dolaşmanın yorgunluğu üstümüzde. Hostelden çıkma süremiz git gide uzuyor. Ancak 11’e doğru çıkabiliyoruz. Roma ve Floransa sıcağından sonra Paris soğuk geldiği için kızlar kendilerine çorap almak istiyorlar. Hostelin civarındaki yerlere bakıyorlar ama bulamayınca, Eiffel civarında bir yerde bakarız deyip metroya atlıyoruz.  Champs-Elysee’de Zafer takına yakın bir durakta inip caddeyi bir de gündüz gözüyle görüyoruz. Zafer Takına geldiğimizde etrafında bolca resim çekilip, üstüne çıksak mı diye düşünürken sırayı görünce vazgeçip rotamıza Eiffel’e doğru çeviriyoruz. Paris’in güzel sokaklarından Eiffel’e doğru giderken bir sokak pazarına rastlıyoruz. Ne var ne yok diye merak edip dalıyoruz. Gördüğümüz zeytincilerden ben özlem içinde zeytin almaya bir türlü karar veremiyor. Ellerim yağlanmasın diye üzülerek zeytinlere veda ediyorum. Kendileriyle İstanbul’a dönünce hesaplaşıcaz. Bir tezgâhtan muz alıp, yolumuza devam ediyoruz. Eiffel’e varınca önce karşısındaki havuzlu parka geçip Paris’te olduğumuzu ispatlarcasına Eiffel manzaralı fotoğraflarımızı çekiyoruz. Parkta bir süre oturup muz molası verdikten sonra, Eiffel’in diğer tarafındaki meydana yani Champ de Mars’a doğru geçiyoruz. Nedense Eiffel’in etrafı asker dolu.  “Acaba darbe mi oldu, hayırdır Fransız devrimi mi var” diye düşünüyoruz. Eiffel’e çıkmayı düşünmediğimiz için öğlen yemeği yemeye gidiyoruz. Eiffel arkasındaki çimenlik alanın sonunda gene askeri araçlar, askerler dizilmiş durumda. Bayram mıdır nedir anlamadık. Yemek yediğimiz yerin yanındaki bir mağazadan kızlar sonunda çorap bulabiliyorlar. Artık üşümeyecekler. 

Acaba Eiffel’e çıksa mıydık diye düşünüp fiyatlara bakmaya gidiyoruz. Asansörle çıkış bize pahalı geliyor. “Genciz asansöre ne gerek var, tabana kuvvet” deyip, 4€’ya merdivenlerden çıkmaya karar veriyoruz. 1.katta zemini cam olan bir alan yapmışlar. Fotoğraf çekilmek için çok güzel. Biz üst katlara çıktıkça hava da bozuyor. Zaten yüksek olduğu için eserken bir de güneş gidince bayağı  üşüyoruz ama en azından merdivenleri çıkarken terlemiyoruz. Merdivenlerle 2.kata kadar çıkılıyor, tepeye çıkmak için ayrı bilet almak gerekli. Bize 2.kat yetiyor. Basamak kenarında yazan 668 ibaresi ile resim çekilmeyi unutmuyoruz. Merdivenlerle çıkmak asansöre göre çok daha eğlenceli. Çıkınca kendini bir şeyi başarmış gibi hissediyorsun. Eiffel’den inince hava bir süre sonra düzeliyor. Seine nehri kenarından akşam güneşi eşliğinde güzel bir yürüyüş yapıp, 3. Alexandre Köprüsünden geçerek Concorde meydanına kadar gidiyoruz. Akşam yemeğimizi Elif’in bir arkadaşının önerdiği restoranda yemeyi düşünüyoruz. Ama Restaurant Bouillon Chartier’e geldiğimizde bizi uzun bir sıra karşılıyor. Herhâlde çok iyi bir yer ki rezervasyonla veya sırayla alıyorlar diye düşünüp, sıra beklemek yerine gene en yakın McDonalds’a oturuyoruz. Oradan da ilk günkü manzarayı bir de gece tatmak için Sacre Couer’a geçiyoruz. Bir süre Sacre Couer önündeki çimlerde boş bir yer bulup yatıp dinlendikten sonra yürüyerek hostele dönüyoruz.

24 Ağustos 2014 – 11.gün

Paris’teki son günümüzde ilk durağımız Notre Dame kilisesi. Dünyaca ünlü bu kiliseyi, artık kilise görmekten gına geldiğinden içine hiç girmeden etrafından dolaşıp Pantheon’a doğru gidiyoruz. Pantheon’a giderken geçtiğimiz Pont de l'Archevêché’nin her tarafına kilitler asılmış. Sevgililerin kilit taktığı meşhur köprü sandık ama daha sonra araştırdığımda onun Pont des Arts olduğunu öğrendim. Asıl köprünün bir kısmı kilitlerin ağırlığından dolayı çöktüğü için artık sevgililerin uğrak adresi burası herhalde. Takılan kilitleri inceleyip yolumuza devam ediyoruz. Seine nehrinin kenarındaki hediyelik eşya satıcılarına baktıktan sonra, Pantheon’nu  ve Sorbonne Üniversitesini görüp, Paris’in güzel sokaklarından geçerek Lüksemburg Bahçelerine gidiyoruz. Öğle yemeğimizi çimlerin üzerinde yiyip, güneşin altında yatıp dinlenmek iyi geliyor. Biraz kestirdikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Saint Sulpice kilisesinin meydanında bir süre oturup etrafı seyrettikten sonra Pont Neuf’ü geçerek Le Marais bölgesine doğru geçiyoruz. Eski dar sokakları olan güzel bir yer. Sokaklarını dolaştıktan sonra bizimkiler alışveriş yapmak için Sacre Couer tarafına giderken ben karnım ağrıdığı için dinlenmek üzere hostele dönüyorum.

Alışveriş sonrası bizimkiler hostele gelip eşyalarını bırakıyorlar, beni alıyorlar. Hep beraber son gecemizde Eiffel’e gidiyoruz. Eiffel geceleri daha güzel çünkü kocaman bir demir yığını olduğu karanlıkta daha az belli. Her saat başı da kulenin üzerinde ateşböcekleri gibi bir sürü ışık yanıp sönünce çok güzel oluyor. Önce Chaillot Sarayı’nın terasından Eiffel temalı pozlarımızı verdikten sonra Champ de Mars’ta bir süre yayılıp Paris’e veda ediyoruz.

25 Ağustos 2014 – 12.Gün

Elif burada bizden ayrılıp Türkiye’ye dönüyor. Pasaport kontrolü için 2 saat önceden havaalanında olması gerek o yüzden erkenden çıkıp CDG’e gidiyoruz. İyi ki de öyle yapmışız. Tam zamanında havaalanındayız. Elif’i yolcu ettikten sonra Amsterdam’a devam etmek üzere kendi terminalimize geçiyoruz. Neredeyse daha üç saatimiz var kalkışa.

Floransa’dan Paris’e geldiğimizde olduğu gibi gene AirFrance ile uçuyoruz.  Sadece bir çay ve bisküvi veriyorlar ama sabah sabah o sallama çay bize başka bir güzel geliyor. Amsterdam’a indiğimizde hava daha serin ve yağmurlu. Hostelimiz Stayokay Amsterdam Stadsdoelon’a girişimizi yaptıktan sonra, uykumuzu almak için kafayı vurup yatıyoruz.

Akşama doğru hazırlanıp, Amsterdam’ı görmeye çıkıyoruz. Kanalları takip ederek, Amsterdam sokaklarını arşınlıyoruz. Kartpostal’dan fırlamış gibi bir şehir. Dam Meydanı’nı da gezip tekrar ara sokaklara dalıyoruz. Hostel’in yakınındaki bir köprüde uzun süre durup Amsterdam manzarasını beynimize kazıdıktan sonra hostele geri dönüyoruz.

26 Ağustos 2014 – 13.Gün

Amsterdam ufak bir şehir olmasına rağmen dinlenme ağırlıklı olsun diye  4 gün ayırmıştık. İyi ki de öyle yapmışız. Roma’da sabahın köründe kalkıp gezmeye başlayan halimizden eser yok. Hostelimizin kahvaltısı da diğerlerine nazaran daha güzel olunca kahvaltı masasında geçirdiğimiz süre de artıyor. Zaten hostele giriş yaptığımızda çok beğenmiştik. Hem odasını hem de banyolarını. Hele Paris’teki hostelin banyosundan sonra bunun banyosu bence saray gibiydi. Kaldığımız en iyi hostel mi değil mi sorusunun cevabını kahvaltıyı gördükten sonra vermeye karar vermiştik. Kahvaltısını da görünce Stayokay birinciliği kaptı, peşinden de Floransa Casa Di Giuseppe, Roma Rose B&B takip ederken Paris La Montclair Montmarte sonunculuğa yerleşti.

Bugün hedefimiz gene Amsterdam sokaklarını dolaşarak Vondelpark’ı görmek. Onun öncesinde kanal kenarındaki Çiçek Pazarı’nı uzunca dolaşıp alınacak hediyelik eşyalarımız belirliyoruz. Son gün buraya tekrar geleceğiz. Buradan Vondelpark’a geçip, uzun süre parkta takılıp, oturduktan sonra tekrar Amsterdam içine dönüyoruz. Hostel’e dönerken biraz kaybolup yanlış sokağa girsek de yolu uzatarak hostele dönüyoruz. Akşamüzeri tekrar çıkıp sadece patates satan fastfood dükkanlarından peynir soslu patatesimizi alıp kanal kenarında oturup karnımızı doyuruyoruz.

27 Ağustos 2014 – 14.Gün


 Bugün Amsterdam’da bulunduğumuz son gün. Bugünü Rijksmuseum’a ayırdık. Hava önceki iki günün aksine günlük güneşlik. Yağmurluklarımızı çantalarımıza atıp t-shirtlerle dolaşıyoruz. Ünlü “I am Amsterdam” yazısı Rijksmuseum’un bulunduğu Museumplain’de. Ama önünde vakit harcamayıp önce müzeye giriyoruz. Kapanış saatine kadar bolca dolaşıyoruz müzeyi. Hatta bir odadan bizi “hadi artık kapatıyoruz” diye çıkarıyorlar. Müzeden çıkınca “I am Amsterdam” yazısının önünde resim çekilmek için kalabalığın içine dalıyoruz. Tam resim çekilecekken “excuse me” diyen bir kızın sesiyle irkiliyoruz. Kız çıkmış a harfinin üzerine kimsenin çekilmesine izin vermiyor. Tek ayak üstünde poz veremeye çalışıyor bir de her çekilen resme bakıp bir daha çektiriyor. Hadi birkaç sefere izin veriyoruz ama kızın gideceği yok. Bencilce tek başına geçmiş, kendi resim çekilecek diye kimseye izin vermiyor.  En sonunda kızın bize seslenmesini dinlemeyip geçiyoruz yazının önüne iyi kötü resmimizi çekiyoruz.

Müzeler bölgesini bitirdikten sonra görmediğimiz kanalları görmeyi amaçlayarak dolaşmaya devam ediyoruz. Köprülerde resim çekilip, kanalları turluyoruz. Çantalarımızı toplamak için hostele dönüyoruz.

Ertesi gün planımız Den Haag’taki Escher Müzesineuğramak. Tabi çantalarımızla gitmek istemiyoruz. Onları da havaalanına bırakmak gerek. Tek tek bilet almaktansa Gökhan’ın bulduğu 15€ günlük sınırsız tren biletini almayı düşünüyoruz.

Çantalarımızı topladıktan sonra hem marketlerde satılan tren biletini almak hem de buraya kadar gelip de gitmedik demeyelim diye Red Light’i dolaşmak için hostelden çıkıyoruz.

Red Light district dolaşırken eğlenme değil de acıma hissi bizce daha ağır basıyor. Açıkçası böyle bir bölgenin olupta insanların ağızlarının suyu akarak buraya “turizm” adı altında gelmesi bize hiç de çekici gelmiyor. Burada daha fazla oyalanmayıp Amsterdam’ın daha sakin çevrelerine geçiyoruz. Kanalın kenarında bizden başka yürüyen kimse yok. Hostele dönüp son hazırlıklarımızı yapıp yatıyoruz.

28 Ağustos 2014 – 15.Gün

Tatilimiz bitti. Her ne kadar Türkiye’ye dönmesek mi diye düşünsek de kaderimize boyun eğmek zorundayız. Doğruya doğru şöyle güzel bir kahvaltıyı, güzel bir yemeği çok özledik.

Schiphol’e giden trene atlıyoruz. Havaalanına varınca bir eşya dolabı kiralayıp, yanımıza sadece günlük eşyalarımızı alıp, Den Haag trenine gidiyoruz.

Den Haag’da gayet güzel  bir şehir. Fazla zamanımız olmadığı için hemen Escher Müzesi’ne gidiyoruz. İlginç perspektifler kullandığı eserlerini gördüğümüz müze, içinde barındırdığı diğer optik oyunlarla ilgimizi çekiyor. Özellikle daha önce sadece videolarını izleyebildiğim Ames Room’u görünce bir fotoğraf çekilmeden dönmüyorum. Müzeyi bitirip biraz da Den Haag’ı dolaştıktan sonra tekrar havaalanına dönmek üzere tren istasyonuna geliyoruz. Aldığımız sınırsız bilet sadec belirli saatlerde kullanılabiliyor. O yüzden saatin gelmesini beklerken istasyondaki marketten yanımızda götürmek için bir sürü çikolata alıyoruz.

Havaalanına gelip çantalarımızı aldıktan sonra hala uçuşa kadar vaktimiz var. Telefonlarımızı şarj edecek bir yer bulup yere çöküyoruz. Counter açılınca işlemlerimizi halledip girişimizi yapıyoruz. Boarding-Pass’lerimizi yanyana almak isterken görevli uçağın boş olduğunu istersek 6 koltuğu da bize verebileceğini söylüyor. Dördümüzü aramızda birer boşluk bırakarak yerleştiriyor. 

Pasaport kontrolünden sonra, Duty-Free alışverişlerini yapıp uçağımızı beklemeye başlıyoruz. Hoşça kal Avrupa!

·        Seyahatimiz boyunca 4 uçak, 1 tren seyahati yaptık.
·        Uçuşlara ve trene 1150TL harcadık.
·        14 gece hostelde konakladık.
·        346 € hostellere harcadık.
·        Müzelere 65€ harcadık.
·        Şehir içi toplu taşıma, havaalanı-şehir merkez ulaşım, diğer şehirlere trenler vs. ~85€ harcadık.
·        Hediyelik eşya, çikolatalara ~75€ harcadım.
·        Yeme-içme ~250€ harcadım.



23 Mayıs 2015 Cumartesi

ROMA GEZİSİ

16 Mayıs 2015 Cumartesi; 1. Gün

ROMA..  Kimilerine göre aşk şehri, kimilerine göre medeniyet şehri, bizim savaş ve aşk filmlerinden tanıdığımız şehir, Sophie Loren film sahnelerinden, televizyondaki İstanbul  Masalı ve Karapara Aşk dizisindeki Aşk Çeşmesinden tanıdığımız şehir, efsaneye göre Romus ve  Romalus kardeşlerin Tiber nehri kenarına kurarak Roma adını aldırdığı şehir ve buna bir çok şeylerin de ekleneceği bir şehir….



Ama bana göre, 16-19 Mayıs 2015 tarihi için önce eşim ve çocuklarımla gezeceğim, kıştan bileti alınmış gezi planı yapılmışken,  arkadaşlarımın da bizde geliyoruz diyerek heyecanlandırdığı ve onlarla 4 günümüzü çokta zevkle geçirdiğimiz bir şehir. Rehberimiz Tayfun, bendeniz, kızım Ilgın, Ümit , Gözde, Yasemen ve Derya’dan oluşan bir Roma turu kafilesiyle gezeceğimiz bir şehir.

Cumartesi sabahı Merkez toplanma üstü, bizim ev diyerek, saat 09:00’da evimizin bulunduğu yerden neşeli, ne yaşayacağımızı bilmeden sadece birlikte yurtdışına gitmenin heyecanı ile Sabiha Gökçen havalimanına doğru yola çıktık. Nedense birlikte gideceğimizden midir nedir, aşağıdaki türkü sabah sabah ağzıma takılmıştı. Hep birlikte tek erkeğimiz, rehberimiz, efendimiz, pirimiz Tayfun Rehberimize hitaben bu türküyü dilime dolamıştım.  
“Deh deyin kızlar hepiniz birden
Benim atıma deh deyin…
 Deh Deh Deeeeehhh “…  diyerek havalimanına vardık.

Sabiha Gökçen havalimanından pasaport kontrollerimizden sonra pııııırrrrr diyerek Roma’ya uçuverdik.  Pegasus havayollarının hepimizi bilerek sanki tek tek ayrı yerlere oturtması uçağın selameti bakımından iyiydi. Çünkü hepimiz heyecanlı, neşeli idik. Bizi ayrı oturtarak suskun olmamızı sağlamış olabilirler  diye düşündüm.  Pilotumuzun “Sevgili yolcularımız Roma Fiumicino havalimanına iniyoruz” anonsundan sonra hep birlikte uçaktan indik kiiii, birde ne görelim siz deyin mahşer meydanı,  biz diyelim İtalyanların düzensizliği..

Kalabalık bir alandan pasaport kontrolünden çıktık. Bunun sebebi herhalde Ülkemizi daha çok sevmemizi anlamamızı sağlamaları idi. Meğerse bizim Havalimanımız bayağı düzenli imiş.. Tek düzensizlik Pegasus’un tüm gidişlere aynı  counter açması (türkçe meali bilet sırası).   Yani Roma’ya gidende, diğer ülkelere gidende aynı sırada. Bu da çok karışıklığa sebep oluyor, ama check-in yaptırdık ve de geçtik ya önemlisi oydu..  İtalyanlar bu Fiumicino havalimanına  Leonardo da Vinci havalimanı da diyorlarmış

Havalimanından çıkınca kimselere sormadan eşimin ön araştırmalarıyla ve Bus Station (yani otobüs istasyonu)  tabelalarını takip ederek, sorsak da  İtalyanların bilmiyoruz diyerek kafayı sallamalarını hazmederek kendi kendimize, eyle dümdük, misafiriz sonuçta diyerek  biletçi teyzemizi  bulduk. Yolcu otobüsleri tarzında otobüsler Termini istasyonuna gidiyordu. Bizde 5 Euro verdik ve otobüsü beklemeye başladık. 


O sırada yanımıza gelen İtalyan güvercinlerine İstanbul’umuzun simidinin tadını tattırdık, otobüs saatimizin gelmesini bekledik.  Otobüsümüz gelince hemencecik en ön sıradaki iki sırayı Türk metrobüs kültürünün çevikliğiyle kapıverdik.  Etrafımıza bakarak, otomobillerin küçüklüğüne hayran kalarak, Termini İstasyonuna gittik. Oradan da 64 no.lu Belediye otobüsüne binerek Otelimizin bulunduğu Corso Vittorio Emanuele/Tassoni durağında indik.  Ancak, buradaki otobüslerde bilet basıldı mı basılmadı mı hiç bakılmıyor. Ama arada bir yakalanınca yüklü bir para ödüyormuşsun. Dendiğine göre 70 Euro.. Bilet ücreti 1,5 Euro..  Otobüsler Nuh-Nebiden kalma. Eski ve pis. Belediye çalışmıyor azizim.. Oy atmasınlar bu belediyeye.. Otobüs nihayet bizim otelin bulunduğu Tassoni durağına geldi ve indik.  

  Otelimizin yeri çok güzeldi. Eski han gibi bir apartmanın bir katını Azura Apartment diye bir otel yapmışlar. Sanki evimiz gibiydi. Odalarımız gayet temiz ve güzeldi. Personel çok yardımcıydı. Otelimizin  yerinin her yere yürüme mesafesinde olması bizi memnun etti. Aferin dedik rehberimize, güzel yer ayarlamışsın  diye ne de olsa 4 gün bizi gezdirecek, başımızın üstünde yeri vardır diye tebrik ettik. Booking.com’dan ayarlanan bu otel gerçekten de yorumlarıyla çok tercih edilen bir otelmiş. Tavsiye edilebilinir.

Dış kapının anahtarı, odanın anahtarı gibi İtalyan görevlinin güzel tarifinden  sonra odalarımıza yerleştik. Elimizi yüzümüzü yıkayarak hemen, Piazza Navona meydanına  doğru yola çıktık. Burası sanatçıların gösteri alanı, restaurantların bulunduğu ve satıcıların bolca selfie çubuğu satmaya çalıştıkları hoş bir alan.

Ümit’in “Nereye gidiyoruz Tayfun” dedikçe. Tayfun’un da hiç şaşırmadan yolları, meydanları, yemek yenecek yerleri sıralı anlatıp, hikayelerini anlatması bizi oldukça güldürdü. Tayfun doğruyu söylüyordu da  ama biz sanki bize uyduruk  söylüyormuş gibi geliyordu. Oysa dersini çok güzel çalışmış, elimizle koymuş gibi her yeri şıp diye buluyorduk. Hepsini nasıl aklında tuttun diye şaşırıyorduk.  Bana otelin yerini söyleseniz tarif edemem önde rehber nasılsa bizi götürür diye biz sadece birbirimizle eğlenip gülüyorduk. İtalyanca da pek bir kolaydı. Uzatarak konuşunca sanki İtalyanca oluyordu.. Sonuna “o’ ekleyince de sanki İtalyanca konuşuyormuş gibi eğleniyorduk. Gracias Tayfinooo. Otelimizin altı, tanıdık Carrefour marketti. O da bize iyi geldi. Oradan rahatça alışveriş yapabiliyorduk. Roma’da fiyatları Türk lirasına çarpınca kötü olursunuz. Ama Türk lirasına çarpmadan alışveriş yapınca hiç sorun olmayacaktır.

Nereye gidersek gidelim, Tassoni durağını al arkana, yürüye yürüye git. Bizim sur içi dediğimiz yer gibi her yeri yürüyerek neredeyse dolaştık.

İlk gece Romanın meşhur Piazza Navona Meydanına gittik. Piazza meydan demekmiş. Via ‘da cadde demek. Binaların kenarinda Via …. Gördünüz mü. Cadde olduğunu anlıyorsunuz. Piazza ………… dendi mi de Meydan deniyor. Piazza Navona  güzel heykellerin bulunduğu renkli bir meydan.  Burada bulunan Dört Nehir Çeşmesi bayağı havalı.  Burayı Bernini yapmış. Benim gezi anlayışım, giderken gezide göreceklerimi eşimin okuması beni gezdirmesi, benimde gezi sonrası ilgimi çeken şeyin hikâyesini gelince veya görünce otele gidip okumak. Öyle de yaptık. Mesela bu meydanda ki kilise yönündeki heykeli, kilise yıkılırsa diye korkma figürü vererek yapmış  Bernini.  Bunun sebebi de kiliseyi, rakibi Borromini’nin yapmasıymış. Şehir efsanesi de olabilir ama güzel bir tasvir, ayrıca çeşmeleri de sonradan yapılmış. Çeşmedeki figürler dört kıtadan dört nehri temsil ediyor. Afrika kıtasından Nil, Avrupa'dan Tuna, Asya'dan Ganj ve Amerika'dan Rio de la Plata nehirlerini. Nil nehrini temsil eden figürün başı örtülü ve önünde bir palmiye bulunuyormuş.

Burada sağdan, soldan, yandan, ortadan bir sürü resim çektikten sonra meydanı dolaştık. Bu meydanda bolca satılan selfie çubuklarıydı. Selfie çubuğunun gezilerde gerçekten de faidesini anladık. Çok güzel resimler çektik. 7 kişi olarak katılacağımız turumuzun,  7. Kişisi Derya arkadaşım İsviçre üzerinden aramıza akşam saatlerinde katılacağı için onu bu meydanda biraz bekledik ve meşhur “Pizzeria da Baffetto” Pizzacı da buluştuk. Uzunca bir kuyruk bekledik. 7 kişilik bir masa ayarlanınca masada Derya’nın da katılmasıyla ilk meşhur İtalyan pizzasını tattık. Tayfun geziyi iki aşamalı hazırlamıştı. Biri, güzel  bir kültür turu, ikincisi  İtalyan tatlarını tadacağımız  (pizza, makarna,dondurma, tramisu ve profiterol) gurme turu…
Meşhur Pizzacıda Pizza kuyruğu

 Pizzacıdan sonra,  Derya’nın da görmesi için meydanı tekrar dolaştık. Daha sonra ara sokaklardan gece açık olan (aslında gündüz gezeceğimiz ) Pantheon’u  dolaştık. Tavanı açık olan bu Pantheon’un tavanındaki ışık hüzmesiyle gündüz çok güzel bir resim alabilirmişiz meğerse onu yapamadık.  Daha önce oğlumun burada çektirdiği resmi çok beğenmiştim. Meğerse o resim buradaymış, ama gece olduğu için orayı anlayamadık.

İlk gece turunu her sokağa dalarak, gezinerek geçirdikten sonra meşhur Giolitti Dondurmacısından da dondurmamızı alarak otelimize geldik. Meşhur olmasına rağmen aman amanda bir dondurma sayılmazdı. Diğer günler yiyeceğimiz dondurmalar daha da güzeldi. Otelimizde her bir şeycikler vardı. Hemen bir çay koyduk. Hep birlikte otelde çayımızı içtik. Yorgun olduğumuz için sabah 08:30’da buluşmak üzere odalarımıza çekildik.

17 Mayıs 2015 Pazar  2. gün

Sabah 08:30’da otelimizin enfes kahvaltısını yedik. Onlara göre enfes şöyle. Şekerli krousan, 2 tane etimek,  reçel, yağ vardı.. Ama bizim bavulumuzdaki ek takviye zeytinlerimiz, peynirlerimiz ile kahvaltımıza lezzet kattık. Hepimiz ayaklara kuvvet ya Allah, Bismillah diyerek ilk önce Campo de Fiori meydanındaki pazara gittik. Pazarda  gezi sonunda alacaklarımızı tesbit edip, Fontana de Trevi’ye (Aşk çeşmesi) yürüdük. Yol boyunca ne kadar kilise, eski tarihi yol, pasaj varsa gezdik.


Filmlere konu olan Aşk Çeşmesine kadar yürüdük. Ayrıca Aşk Çeşmesi denmesi sadece Türklere ait. Yoksa Fontana de Trevi deniyor her yerde. Yani Fontana fıskiye yani samimi tabirle fişkiye demekmiş.. Trevi köşe demekmiş İkisinin birleşimi köşedeki fişkiye desek kimse anlamaz biz yine de Aşk Çeşmesi diyelim.. Aşk çesmesi onarımda olduğu için sadece para attık,  belki inşaatına faydalı olur paralarımız dedik. Yoksa dilek filan dileğimizden değil.

Aşk çeşmesinin yanında bulunan dondurmacıdan dondurma yedik. “Merhaba” diyen bir tezgahtarın laflarını İtalyanca konuşuyor diye kaale almadık. Meğer adam Türk müsünüz o vakit “Merhaba” diyormuş. Biz vanilya, lemoon diye İngilizce parçalarken adam “Sade “ dondurma diye bizi orada mest etti. Sevindik bir İtalyanın Türkçe konuşmasına..

Bir İtalya gezmesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

Aşkın sudaki sesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

Yolların kesişmesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

Ruhların birleşmesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

Suya para düşmesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

Ömrün aşkla geçmesi
Dilektir “Aşk Çeşmesi”…

Aşk Tanrısı nefesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

İtalya efsanesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

Bak benden söylemesi
ROMA’DA “AŞK ÇEŞMESİ”…
(Alıntı)

Şiir Roma’da Aşk Çeşmesi diye yazılmış ama o kadar da romantik bir ortam değil aslında.. Acaba yaşımızdan dolayı öyle geldi bilinmez. Zaten ihtiyacımız da yoktu öyle göstermelik aşk itirafı etmeye.. Yapamadık ya çamur atıyorum resmen. Aşk çeşmesine para atınca tekrar gidermişsiniz birde söylenen o. Geçen sefer atmış mıydım bilmiyorum ama yine geldim. Bu seferde en küçük paramız olan 5 kuruş attım. Akşam paraları toplayanlar biraz küfür edebilirler belki. Bu paralar buralarda yaşayan fakirlere dağıtılıyormuş diyorlar. Doğru mu bilmem.

Ama doğru olan da Roma denince “Roma’da Aşk başkadır” lafı gelir hemen herkesin aklına. Bu adla anılan filmi merak ettim ve araştırdım. Diyorum ya gittiğim gördüğüm yerleri herkes önce araştırırken, ki o işi eşim iyi yapıyor. Bense dolaşıp, görüp hikayesini geldikten sonra okuyorum. Ne yapayım güveniyorum nasılsa araştıran biri var, bende gelince algıda seçicilik olan gözlerimin seçtiği yerleri okuyorum. Bu aşk çeşmesi de öyle pek ahım şahım filmlerdeki gibi gösterişli gelmiyor. Para atıp dilek tutan aşıkların paralarını toplandığı inanılıyor. Böyle de bir film varmış sahi..

Aşk çeşmesine atılan paraları topladığı için bir lanetin içinde kalan Beth'in bu lanetten kurtulma mücadelesini komik bir dille anlatan Roma’da aşk başkadır konulu  “Aşk Çeşmesi/When in Rome”filminin hikayesi de şöyleymiş.
“Aşkta hayal kırıklığına uğrayan Beth, ablasının düğününe katılmak için Roma'ya gittiğinde Aşk Çeşmesi'ndeki sihirli paraları toplar ve o paraları oraya atmış olan dört erkeğin çekim merkezine girer. Sosis tüccarı Al, sokak sihirbazı Lance, sevgi dolu ressam Antonio ve fotomodel Gale artık onun peşindedir. Beth taliplerinden kurtulmaya çalışırken Nick adlı yakışıklı bir gazeteciyle tanışır.” Seyretmek lazım. Bakalım romantik bir film mi?

Neyse aşk meşke fazla takıldık biz gelelim gezimize..

Aşk çeşmesinden sonraki hedef İspanyol Merdivenleri idi. İspanyol Merdivenleri’nin hemen karşısında ünlü Via Condotti Caddesi bulunuyor. 



İspanyol Merdivenleri ismini İspanya elçiliğinin burada olmasından dolayı aldığını söyledi Rehberimiz Tayfinoo.. Kelebek şeklinde dizayn edildiğini de internetten okudum. Ama gerçekten de hoş bir alan.  Merdivenin en üst  tepeciğine kadar çıkıp güzel resimler çektikten sonra,  saat sadece 13-15 arasında açık olan meşhur Pastificio Makarnacısına gittik. İspanyol Merdivenlerinin hemen karşısındaki Chanel’in sokağında.. Giderken sağda. Dönerken solda.. Hangi yönden sağ/sol orayı da siz ayarlayıverin gayri.  Gerçekten de tadı çok güzel bir makarna idi. Beğendik yani. 
Burada muhakkak makarna tadın. 
Yemek kültürlerini çok sevmesek te İtalyanların. Bu makarnayı güzel yapmış keratalar. 4 Euro karşılığında makarna ve suyunuzu alıp merdivenlerde makarnanızı yiyebiliyorsunuz. Makarnamızı yedikten sonra yine çok meşhur olduğunu söyledikleri Pompi’de Tramisu yedik. Gerçekten o da çok güzeldi. Tavsiye edebilirim. 
Pompi Tramisu

Pizzalar için aynı şeyi söyleyemem. Margarita pizza sadece mozeralle peynir ve domatesli olduğu için mecburen  tercihimizdi ama  makarna ve tramisu İtalya’ya gidip te muhakkak denenmesi gereken iki tattı.

Oradan sonra hayda yürüyüşe devam dedik. Popola meydanına gittik. Burada ayaklarımızı havuzlara soktuk. Çok terlemiştik. Biraz dinlendik. Selfie çubuğumuzla döne, döne bir video çektik. Bunu tatilde muhakkak deneyin çok eğlenceli. Selfie çubuğundaki telefonu tutan kişinin etrafında hep birlikte dönüyorsunuz. Makine etrafı çekerken sizin de Mevlana gibi dönüşünüz çok harika bir çekim oluyor. Bizim bu halimizi seyreden bir İtalyan hemşerim bize “bellaaaaa” diye bağırdı.. İtalyanlar bile bizim görsel sanata olan hassasiyetimizi anladı.


Popola meydanının üst tarafındaki merdivenlerle çıktık. Şehri kuşbaşı seyrettik. Orada çok güzel bir park alanı vardı. Orada biraz dinlendik. 

Akşamları otelimizdeki wireless sayesinde gün be gün anılarımızı sevdiklerimizle paylaşıyorduk. Bunun nedeni bana göre biz gördük, gezdik, sizde gelin görün demekti. Çünkü atalarımız ne demiş; "Gezen gül olur, gezmeyen kül olur"

Karnımızın bayağı doyması, tatlımızı da üstüne yememizden sonra meşhur Çikolata yapım atölyesine gidecektik ama ne yazık ki çikolatacı tamirde idi sanki. Kapanmıştı. Ama bir başka durakta daha olduğunu Rehberimiz Tayfinooo (tayfun’un İtalyancası)  söyleyince “haydi 64 no.lu otobüse binelim” diye hep bir ağızdan çığırarak otobüse bindik. Aman Allahım bizim otobüslerimizin, metrobüslerimizin doluluğu da neymiş dedittirdi ya bize bu Roma otobüsleri.  Bu neydi böyle. Zenci amcamlarla, İtalyan Hintli gibi gözüken teyzemler, abimlerle  tıka basa , nefes nefese bir otobüse bindik. Çokta eğlendik. Bağıra çağıra, kimsenin Türkçe bilmediğini sanarak konuşuyorduk. Eğer biri biliyorsa, haklarında konuştuğumuz için bir daha bizi Roma’ya almazlardı ama, kimse anlamadı. Piaza Venezia durağına gelince. Gözde Yasemin Ablaaa… Serpil abla,  Anneeee  haydiiii diye bağıra çağıra indik. İndiğimizde hepimiz gülüyorduk. Güzel bir tecrübe oldu.

Tabii oradaki çikolatacıda kapalıydı. Olsun dedik. Maksat buraya yolculuktu. Vitrinde fiyatları görünce almasak ta olur dedik. Her işte bir hayır varmış iyi ki buraya gelmiştik. Çünkü karşımızda İtalyanların İtalyan Pastası diye adlandırdıkları Vittorio Emanuele II Anıtı  duruyordu. Binanın içini gezmemize sebep oldu çikolatacı dükkanı..  Binaya önce dışardan bakayım çıkmayayım dedim ama, 7 Euro verince asansörle çıkılıyor diye Tayfun seslenince. Hepimiz asansörle çıktık. Dışardan Atlı heykellerin görüldüğü yere kadar çıkıp, Roma’yı kuşbaşı gördük. Gideceğimiz yerlere, sokaklara daha güzel baktık.


Binayı “İyi ki çıkmışız” “Ahh ne iyi yapmışız” diye hayran olarak gezdik. Sabah erken saatlerde çıktığımız otelimize dönelim, ayaklarımıza kara sular indi desek te yine de dolaşa dolaşa, harika Yasemen çiçeklerinin bulunduğu sokakları gezdik. Meğer Bizim Yasemen’in soyu İtalya’dan mı geliyor nedir her yer Yasemen çiçeği. Beyaz, harika kokan ve duvarları saran bir bitki. Ayrıca çiçek deyince anmadan geçemeyeceğim, Roma’daki çatılardaki çiçekler ve süslemeler bir harika.

 Bizim Galata kulesinden bakınca pis görülen çatı siluetlerinden burada eser yok. Tüm çatılar sanki bir san’at harikası. Bende yapacağım, bunu da dikeceğim, söyle süsleyeceğim çatımızı diye diye dolaştık.  Sonra yine 64 no.lu otobüsümüzü binerek otelimize geldik. Çok yorulmuştuk. Hemen banyolarımızı yapıp, 1 saat dinlenme molasından sonra tekrar Roma gecelerine aktık. Roma gecemiz önce Trastevere’de meşhur pizzacı Dar Poeta’da uzunca bir kuyruk bekleyip, pizzamızı yedik. Pizza ilk gece yediğimiz pizzacının pizzasından daha güzel bir pizzaydı (tekerleme gibi olduğu ama)Pizzacıya biraz kızdık. İtalyanlara bizden önce masa verdiği için ama yine de yedik. Pizzamızı yedikten sonra elimize dondurmamızı alıp birlikte Teber nehri kıyısındaki köprülerde yürüdük. Geniş bir yürüyüş parkurundan sonra otelimize döndük. Yine bir yorgunluk çayından sonra hepimiz odalarımıza çekildik.

18 Mayıs 2015 Pazartesi, 3 gün.

Bugün büyük gün idi. Çünkü  Vatikan’a gidecektik. Otelimizin yeri Vatikan’a yakın olduğu için yürüyerek Vatikan’a gittik. Biraz dolaşarak gittik ama yine de bulduk. (Bunu gece tekrar Vatikan’a gecesini görmeye geldiğimizde anlayacaktık. Meğer pek yakınmış da biz biraz uzatmışız. Olsun her dolaşma yeni bir yer gösteriyordu bize)











İstanbul’dan müze biletlerimizi aldığımız için, o metrelerce uzunluktaki kuyrukta bekleyenlerle dalga geçe geçe yürüdük. Çinliler, Japonlar herşeyi keşfetmişler ama, bizim gibi erkenden internetten bilet almayı keşfedememişler. Heyooo hiç olmazsa burada Çinlileri deyip Vatikan Müzesine girdik. Vatikan Müzesi gerçekten de görülmeye değer bir yer. Burada önce resimlerle süslü bana göre Resim ve Heykel Müzesi adı verilecek bir mekanı gezdik. En güzel tablo Adam ile Havva’nın tablosunun resmedildiği Cennet Bahçesi tablosu idi. Çok beğendim. 



Sonra bahçeye çıktık. Bahçenin altındaki Mehmet Ali Ağca’nın Papayı vurduğu araba ve diğer arabaların sergilendiği alan çok ilginçti. Orayı da beğendim. Türk olarak burada bu olayla kötü tanınmamızı sağlayan bu sahnenin gerçek görüntülerini, vuruluş sahnesini, Papanın Ağca’yı affediş sahnesinin filmini izledik. 



Bu vurulma olayı 1981’de gerçekleşmiş, o sıralar hatırlıyorum da büyük bir olaydı. Ama şimdi iyice bakınca, olayın geçtiği meydanı görünce insan daha ilginç olarak olayı inceliyor. Herhangi bir vatandaş, Mehmet Ali Ağca, laf olsun diye gidip vurabilir miydi Papa’yı. Bunun arkasında ki güçler kimdi gibi pek bir siyasi, gizli, eleştirisel konuşmalar yaparak burada uzun bir süre oturduk. Hatta orada bizimle seyreden yabancılara "Hey o vuran adam bizim memleketten" demek geldi ama içimizden. Sesimizi dahi çıkartmanın hayati tehlike olacağını düşünüp, onlar gibi bizde üzüntüyle izledik. Bu gerçekten de öyleydi. Niye böyle bir olayla tanınıyorduk ki... Zaten bizi İtalya'da Mehmet Ali Ağca, Ferzan Özpetek,  Serra Yılmaz ve Mehmet Günsur ile  tanırlar belki. Diğerleri iyi  de Ağca kötü dedik. Fikir teatisinde bulunduktan sonra okların bizi bir türlü ulaştıramadığı Sistine Chapel’ine doğru yola koyulduk.




Sistine Şapeline uzunca bir ok tabelalarını takip ederek nihayet ulaştık. Yüksek Rönesans resim sanatının şahaseri diye tanımlanan bu tavanları Michelangelo yapmış. Ellerine sağlık, Gerçekten de harika.

Geldikten sonra öğrendim ki bu tavanlar İncil’deki tüm olayları resmediyormuş. İsa’nın doğuşundan, cennet cehennemden tutun da tüm Hristiyan aleminin gelmişini geçmişini anlatıyormuş. 
Michelangelo tarafından hazırlanan tavanın dekorasyonunun merkezinde İncil'in tekvin(Yaratılış)kitabından 9 değişik tablo kompozisyonu bulunmakta imiş. Bunlar arasında en çok tanınmışı Adem'in Yaradılışı tablosu imiş, Bu tabloyu eşimin objektifi yaklaştırarak çektiği resimlerden oğlumun anlatmasıyla daha da çok anladım. Meğersem  antik kısa beyaz giysiler içinde meleklerle çevrili Hristiyan Tanrısının,  sol elinin ikinci parmağını uzatarak nü olarak yatan Ademin, sağ elinin ikinci parmağına hemen dokunup onu yaratmasından hemen sonraki pozunu göstermekte imiş.(bu tarif biraz uzun oldu ama oğlum söyledi ben yazdım) Tüm resimler bir olayı, Yaratılışı temsil etmekte imiş. Biz olaya Wawww diye hayretle bakarak seyrettik. Ama güzel yapmışlar burayı beğendik yani.. Michelangelo’ya helal olsun yetenekli adammış. 



Sistene Şapeli Papa seçimlerinde kullanılıyormış. Eğer kardinaller papayı seçemezse kara duman gönderiyormuş bacadan. Seçildiği gün ise buradan beyaz duman gönderiliyormuş. Mistik bir ortam. Bu sahnenin gösterildiği resmi de sizin için İnternetten buldum. Tabii kendim içinde. Yani gördüğüm bir ortamın nasıl kullanıldığı. Çünkü burada resim çekmek yasak, konuşmak yasak, mini etek, açık kıyafet yasak.. Tam bir dini mabet yeri. Benim buradaki tespitim şu.. Dinlerde kapalılık ve sakal  var azizim. Rahibeler sıkı kapalı, rahipler sakallı. 


Papa seçimi törenlerinde

Müzeyi bitirdikten sonra, meşhur Papa’nın yaşadığı alana geldik. Ben burayı bilenle gezmesem bileti alıp bu meydandaki kuyrukta beklerdim. Meğer burası parasız olan ikinci bölümmüş, Daha önceki İtalya turunda bizi rehber bu meydanda bekletip sadece kiliseyi gezdirmişti. Burada da Papa’nın bulunduğu, ayin yaptığı kiliseyi sağımızı solumuzu kapatarak girdik. Açık giysilerle girmek yasaktı. Bundan anladık ki tüm dinlerde kapalılık var azizim. Dini yerlerde mukaddes yerlerde kapanmak şart.  Mini etekli turist bacılarımızı ne yazık ki İtalyan görevliler içeri sokmadılar. Bizde saygımızdan tabiki usturuplu olarak gitmiştik. Hangi dine mensup olursanız olsun, burası çok mistik bir yer. Yani dünyayı yöneten bir yer. Ajan gibi mi, dini mi, bilemedim yani..

Kilisenin içinde meşhur tek bütün mermerden yapılmış Pieta Michelangelo’nun yaptığı Meryem ve kucağında İsa’yı tasvir ettiği heykeli bayağı güzel. Bu heykeli bütün mermerden yaptığı için 3 kere yanlış yapıp kırmış, 4.cüsünde yapıp koymuş. Vücut damarlarına kadar işlenmiş hoş orijinal bir eser.
Blok mermerden yapılan eser, 4. seferde bitirilmiş.

Vatikan tek başına,yorucu bir gündü. Vatikan alanı dendiğine göre 7 km. imiş. Burayı hiç durmadan ancak gezerseniz bitirebilirsiniz demişler gezenler. Doğruymuş meğer.

Vatikan Müzesinden çıkarken ilginç bir dönen platformla çıkıyorsunuz. Bir kattan inerken ara katlardan yukarı çıkılıyor. İniş ve çıkış birbiriyle kesişmiyor. İlginç bir mimarı tasarımdı. Bunun olası  Papa'yı rahatsız edici bir olaya engel olmak amacıyla  tasarlandığını düşünerek Vatikan Müzesinden ayrıldık. 


Resime dikkat edildiğinde boş olan yerler çıkış, dolu olan yerler iniş. Kimse birbiriyle kesişmiyor.
Dönüşte Collesium’a da uğrarız dememize rağmen ona yetişemedik. Hep birlikte otele geldik. Carrefour ve diğer alışveriş merkezlerinden keşif ettiğimiz yerlerden alışverişlerimizi yaptık ve otelimize geldik. Çay içerken bavullarımızı yerleştirdik. Sonra tekrar akşam yemeği için otelimize yakın bir yerde bulunan Yasemen çiçekleriyle süslü bir restaurantta yemek yedik. Derya’nın küçük bir tabak yediği makarnaya türk lirası olarak 30 tl vermesine gülerken bizim patates kızartmamızın da 4 Euro yani 12 tl  olması  nerdeyse bir çuval patates alırdık belki de, ikinci bir gülme sebebimiz oldu. Ama olsun Türk parasına çarpmazsan her şey güzel. Buraya geldik her şeyin tadına baktık, gezdik, eğlendik, çok güzeldi. 

Yemekten sonra tekrar Vatikan'a gittik. Bu sefer Vatikan'ı gece görelim dedim. Umduğumuz gibi ışıklanmamıştı.



 Blue Ice dondurmacısından dondurma alarak şehir turu yaptık. Nehir kıyısında gezinti yaptık. Sonra geç saatte otelimize geldik.


Yine yorgunduk ama resimlerimizi yükledik, çayımızı içtik. Gözde’nin aldığı komik mutfak önlükleriyle konu mankenliği yaptık. Resimler çektirdik. Yorgun olarak uykuya daldık.

19 Mayıs 2015 Salı, 4. Gün


Bugün gezimizin son günüydü.. Collesium gezi rotamızda ama sabah otelimize yakın, her gün kurulan Campo de Fiori’de ki pazarı gezmeden yapamadık. Pazarda giysi bölümü bizi cezbetti. Bak burası Türk parasına çarpsanda ucuzdu. Dechatlon’da pahalı satılan bisiklet şortları, sporcu şortları ve taytları 3 Euro’ya aldık. Eve gelince oğlumun bunlar 50 Tl.ye satılıyor demesi üzerine keşke Derya arkadaşımın aldıklarından da alsaydık dedik. Burada güzel alışveriş yaptık. 

Pazarın ortasındaki Bruno heykelinin hikayesi “Evrenin sonsuz ve eşdağılımlı olduğunu ve evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söylediği için 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi'nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma'da diri diri yakılarak idam edildiği" şeklinde.


  Arkadaşlarım buradan memleketimize getirmek üzere peynir aldı. İtalya’da en çok bu peynirciyi sevdiler. Gayet samimi, yardımcı iyi niyetli bir genç imiş. Peynirleri gayet güzel vakumlayarak onlara tattırmış. Sevdik bu İtalyan gencini.. 


De hadi kızlar demesiyle Tayfinoo Rehberimizin Collesium’a gitmek üzere 64 sefer sayılı  otobüse bindik. Collesiumda uzun bir kuyruk vardı ama ilerliyordu. Haa bu arada 19 Mayıs İtalyanların bir günü müydü, yoksa başka bir şey mi İtalyan Pastası dedikleri binanın önünde çok güzel bir askeri tören vardı. Onu izledik.Bu bina hükümetin ünlü binası imiş. Güya Alman Nazi amcamlar sulu şeylerden hoşlanmazlar ya. Böyle süslü bina mı olur. Olsa olsa İtalyan pastası olur demişler diye bu adla anılmış.

Missolini'nin meşhur balkon konuşmasını yaptığı binada bu meydanda imiş. Yanımızdaki turun rehberi anlatıyordu. Bizde oradan duyduk.

 Collesiumda kuyruk sıramız gelince içeri girdik. Güzel korunmuş bir gladyatör meydanı. 2009’da tur ile geldiğimizde rehber bizi burayı dışardan gezdirmişti. Rehber içerde bir şey yok filan demişti. Yalanmış meğer. Ama bayağı korunmuş bir bina.. Orayı gezip, sonra Palatino tepesine çıktık.



 Bu tepeye Collesium’un biletiyle çıkabiliyorsunuz. Bileti aşağıda alıp, burayı da gezmeden gitmeyin. Yani bir taşla iki kuş misali. Ama biz bir kuş vurduk, çok yorulduğumuz için içeri girdik ama, aşağıda oturup, Türkiye’den getirdiğimiz zeytin, peynir ekmeklerimizi katık yaptık. Gözde, Tayfun ve Ilgın tepedeki bahçelere ve terasa çıktı. Güllerle dolu güzel bir bahçeymiş. Ben görmedim. Biz aşağıda bekledik. Saat 19:20’de uçağa yetişeceğimiz için karnımızı da İtalyan pastası adı verilen binanın altında bulunan seyyar büfelerden mozeralla tostu yiyerek doyurduk. Bu tost güzeldi..  Ayaklarımız ağrıdığı için yürümekle zorluk çekiyorduk ama son saatlerimiz diye her yere baka baka yürüyorduk. İsviçre’ye geçeceği için saat 15:00’de Derya’yı 64 no.lu otobüse bindirerek havaalanına gönderdik. Bizde tostumu yedik geliyoruz dedik, biraz dolaştıktan sonra otelimize geldik. Otelimizin arabası  bizi havalimanına kadar götürdüğü için çok rahat geldik. Pegasus bölümündeki İtalyan kız bizim buradaki görevliden bile daha sevimli idi. Hepimizi bu sefer yan yana oturtarak uçağımıza gönderdi. Usta sürücü pilotumuzun ustaca kalkışıyla Fiumicino havalimanından kalkarak, sana tepeden baktım Aziz İstanbul diyerek Sabiha Gökçen havalimanına vardık.


Size yazımın sonunda İtalyanlarla  ilgili tespit ettiğimiz bazı özelliklerini anlatacağım.

İtalyanlar aslında bayağı ilginç insanlar. İtalyanlara hayran olanların bile, bu ülkeye gidip gelince yılların birikimiyle kafasında oluşan İtalyan imajı siliniyor. Hani yeni tabirle elektrik alma olayı. İtalyanlarla birbirinizden elektrik alamıyorsunuz. Akdeniz insanı sıcak filan diyorlar ya. Öyle İspanyollar kadar bir kere sıcak değiller. Mesela Esnaf  İngilizceyi konuşamıyor. Benim canım memleketimin Sultanahmet gibi turistik bölge esnafının hepiciği her bir dili şakır şakır konuşur. Taksici kardeşim kendine söyleneni şıp diye anlar,

Hele oteller. Sanki gelin, kalın, ödeyin parayı, gidin der gibi. Ablam anahtarı bize teslim etti gitti. Yine de bizim otelin görevlisi bayan görevini güzel yaptı. Nerde benim yurdumun açık büfe kahvaltısı, zeytinde var marketlerde güya ama kahvaltıda göremedik. Krousan tutturmuşlar bir de espresso. Haydi ye iç.. güle güle.. Zeytini sadece makarna ve pizzada kullanıyorlar diyorlar. O zeytin buraya gelecek yiyeceğiz dedik. Çantamızdan BİM’den aldığımız mor kapaklı yurdum zeytinini her yere taşıdık. Ekmeğimizle ara öğünlerimizde yedik. Bunun yanında tüm oranın meşhur ürünlerini de tattık yani..

Böyle bir hizmet kalitesizliği var, ama şaşırılacak durum yoğun turizm patlaması. Biz onların gibi hizmet versek bize kimse gelmez gibi tespitlerde bulunduk gezgin grubumuzla.. Tarihlerine saygılılar. Şehirde hiçbir şekilde tarihsel doku bozulmamış.  Cafelerde oturarak bir şey yemek ücretli. Mesela kahveyi ayakta içerseniz sandalye parası  yokta.  yanlışlıkla mabadınızı şöyle bir iliştiriverin sandalyeye. Kesiveriyor oturdu gitti parası.

Birde siestaları var ki o saatlerde size bakmıyorlar bile. Yine bu sefer iyiydi. Geçen sefer turla geldiğimizde daha tembellerdi sanki. Bu sefer Hintlilere benzeyen insanlar çoktu yollarda yemek satan yerlerde. Onlar daha mı çalışkan acaba. Bu sefer Roma’dakileri daha çalışkan buldum. Yani aç kalmadık aslında.
 Yemeklerde menüde ne yazıyorsa o. Öyle biraz yanına yalandan salata, marul domates dilimleyeyim filan yok öyle. Makarnaya yalandan bir sos koymuşlar ama… Yine de pizza ve makarnayla dünyayı ele geçirmişler ya. ona bak..

-Suları Mineral Water ve Naturel Water diye ikiye ayrılıyor. Bu tüm yabancı ülkelerde böyle. Naturel Suyu alacaksınız içmek isterseniz.  Mineral su bildiğiniz soda.. Biraz durunca şekerli bir tat alıyor. Bunu denedim onun için söylüyorum. Bizzati elimde yürüme temposuyla gazlı su sallana sallana hoş bir şekerli su oldu.

-Yoğurtla sade dondurmayı karıştırdıkları bir tatta meşhurmuş. Ama ben sadece limonlu ve mentollü dondurma yedim. Bizim Kanlıca yoğurdu tadında olsa gerek. Ben tatmadım ama güzel olduğu söyleniyor.

-Bu sefer çok görmedim ama aklıma geldi.. Roma’da yanlışlıkla otobanda ölürsen, kazanın olduğu yere çiçekten saksılar bağlıyorlar , küçük süslemeler yapıyorlar. Maazallah bu hizmet bize gelirse yol kenarları çiçek ve süsten geçilmez.

- Motorsiklet kullanımı çok yaygın. İşe giden kadınlar ve erkekleri o şık kıyafetler içinde motorları üzerinde görmek ilginç. Milletvekili bile motosikletle işe gidebiliyor bu şehirde.

- Roma deyince akla birde ambülans sesi geliyor. Hani o acı acı bağırdı deriz ya tam da ondan. Ya hiç klakson sesi olmadığından mıdır nedir. Tek duyulan acı acı bağıran ambülans sesi. Otelimizin yerine yakın bir hastane vardı sanki ama Romanın her yerinden bu ses çok duyuluyordu.

Ayrıca, Roma Yasemen çiçeğinin sanki anavatanı idi. 

Her yerde Yasemen çiçeklerini gördüm,

Kokulu hoş görüntülü bu çiçeği tiz vakitte balkonuma almaya karar verdim.



 İşte böyle bir geziydi Roma gezisi. Roma aşkıyla anılan bir şehir. Tarihine saygılı bir şehir. Yani kısacası görülmesi gereken bir şehir.  Tavsiye bizden, fırsat yaratması sizden..  Bu anlattıklarımı aşağıdaki slaytta seyrederseniz gittiğinizde hiçbirşeye yabancı kalmazsınız.