6 Kasım 2017 Pazartesi

HİNDİSTAN'dan UZANAN ESİNTİLER

Zaman zaman Serpil'in Gezi Rehberinde gezginlerimizin, sayfamız için çektiği görüntülere de yer veriyorum. İşte bunlardan biri. Hindistan'a gezi yapan eşimin, siz takipçilerimiz için çektiği özel görüntüler... 



En ilgi çekenlerden biri de Taç Mahal hikayesi.. Eşine duyulan aşka yapılmış bir eser. Benim böyle bir eseri yapılan eş olmam sözkonusu değil ama, benim için kalıcı eser , takipçilerimi benim kadar önemseyerek çektikleri bu videolar. Gitmiş kadar olalım bizde seyrederek.












30 Ekim 2017 Pazartesi

KEYİF TADINDA BİR İSTANBUL GEZİSİ

Dedik ya ara ara Evliya Çelebi'den kalan seyyahlık ruhumuz depreşir, kimdir, nasıl gezdirir, paramız nereye gidiyor diye düşünmeden çıkarız yola.. Tanışırız yeni gruplarla..

İşte bunlardan biriydi bu hafta seçtiğimiz. İstanbul Kazan, Ben Kepçe grubu.. 

Gönüllü rehberimiz ile çıktık yola.. Önce selam verdik katılan tüm gruba...  

Buluşma güzergahımız Zincirlikuyu Metrobüs durağı..

Rehberimizin küçük bir yoklama yapmasının ardından, güzel bir Pazar sabahında ilk güzergahımız Çengelköy Çınaraltına kahvaltı için geldik.


Bu çay bahçesinin misyonu şu... İstanbul gibi güzel bir şehirde yaşıyor olmamıza rağmen güzelliklerden mahrum kalabiliyoruz. Biliyoruz ki, çoğunuzun evi boğazda değil, dışarıdan yiyeceğinizi getirin ve  günün en önemli yemeği kahvaltınızı Boğaz'a karşı yapın. Ama bizden de bir çay alın ... 

Bizim çekimimizle Çengelköy Kahvaltımız

Bu çınar ağacı, geçen yıllarda "Ağaçlar ayakta ölür" misali fırtınadan etkilenmiş, 200 yıllık çınar ağacı tabiri caizce yoğun bakıma girmiş. Ağaç A.Ş. ve Orman Bakanlığı yetkililerince ağaç tekrar diriltilmeye çalışılıyor. İstanbul'un yıkılan değerlerinden biri olmasın ama bu güzel mekanı bu şekliyle halka arz şeklinde çalıştıran işletmecisine de bir teşekkür de benden..

Güzel böreklerimizi midemize güzelce yerleştirdikten sonra, grupla kendini tanışma merasimine giriştik.  Yeni tanışılan kişilerin bakış açıları ve güzel resimleri, anlatımları ile yolculuğumuzun ikinci durağı Şakirin Camiine doğru yola çıktık.

Şakirin cami; 
Türkçe’de “müteşekkir” anlamına geliyormuş Şakirin... 2009 yılında İbrahim ve Semiha Şakir anısına çocukları tarafından yapılmış.  Ne mutlu bir anne babaya cami yaptırmak. 

Bizde bu şans %1 ihtimale bile giremez. Biz de bu yazılarımızla kalıcı oluruz belki.


Karacaahmet Mezarlığı’nın içerisinde bulunan bu mabed, modern ve geleneksel mimarinin harmanlanması ile ortaya çıkmış. Mimar Hüsrev Tayla tarafından tasarlanan Şakirin Camii’nin iç mekanı ise yaptığı bu çalışma ile ilk kadın cami tasarımcısı ünvanını kazanan  Zeynep Fadıllıoğlu imiş. 

Şakirin cami içi çekimlerimiz

Avlunun ortasında bulunan ve “Küre Havuzu” ismini verdikleri eser ise ünlü havuz tasarımcısı William Pye tarafından tasarlanmış.

Bütün bu teknik bilgilerin ardından artık gözlemlediklerime geçeyim.  Mezarlığın girişinde olması, ölüme giden son çıkış noktası intibası veriyor. Bir tabela olsa o bile sizi düşündürür. "Köprüden önce son çıkış". Yani önce sizi psikolojik olarak hazırlıyor diyebilirim.

Caminin mimarisi gerçekten çok hoş, avluya girdiğinizde az önce bahsettiğim küre havuzunu görüyorsunuz. Daha sonra caminin iç kısmına girdiğiniz de ise alışık olmadığınız bir minber ve mihrab sizi karşılıyor. Tasarımsal olarak yenilikçi ama eski hassaslığı da bozmayan çok hoş dokunuşlar var. Yukarı doğru baktığınızda ise farklı bir avize tasarımı ile karşılaşıyorsunuz. Avizedeki damlalarda Allahın rahmetinin kullarına akışını simgeliyormuş. Mistik hoş bir hava. Derin anlamlı değişik bir yeniyüzyıl camisi.. Bir Mimar Sinan eserini arayanlarla, günümüz eserlerine hayran olabilecekler arasında git-gel yaşanabilecek bir hoş mekan.

3. durağımız ise yine güzel bir kutsal alan. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii.


Burasına sadece camii demek olmaz. Burası muhteşem bir Camii ve Kültür Merkezi.. 


İlk izlenimim asansörle camiye çıktım. Muhteşem devasa bir cami.  İçinde etkilenmemek mümkün değil. Yeni yüzyıl camilerde dediğim gibi eski camilerin ihtişamlarını arıyor olabiliriz, ama sonradan düşününce de, buradaki ruh da belki ilerideki kuşaklara farklı geçebilecek. 

Bu iki modern camiden sonra, yeni yapılan Çamlıca Camii'nin iç dizaynını çokta merak ediyorum. Hala bitmedi diyebiliriz, ama bunu derken Kanuni'nin Mimar Sinan'a camileri yaptırırken ki verdiği süreyi unutmuş oluyoruz. Biliyor musunuz ki; Mimar Sinan Süleymaniye Camiisinin tavanına  Nur süresini işletirken, belirlenen sürede yapması için hattatın Kanuni korkusundan gözünün nur'unun kayıp kör olduğunu... Yani uzun süreler gerekiyor bu işler... 

Hoş duygularla buradan ayrıldık ve İstanbul'un yüksek tepelerinden birini Çamlıca tepesine çıktık.


Çamlıca Tepesi; İstanbul’un yedi tepesinden biridir derler. Derler de ötekiler neresidir bilmiyorum. Bir ara ona da bakayım. Ayrıca; İstanbul’u seyretmenin zevkine vardıran en güzel ve en büyük tepeye gitmeden İstanbul gezisi tamamlanmamalıdır da derler.  Ama biz daha gezimizin başında bu güzel yerle başladık, gezimizin sonunda daha bizi ne güzel yerler bekliyordu kimbilir. 


Bölgenin bilinen tarihinde, padişahların da bu bölgede ikamet ettiği, hatta IV. Murat’ın burada Bağ-ı Cihan Kasrı’nı yaptırdığı söylenmektedir. Rehberimizin anlattığına göre de burada ki bulanan köşk, babası ölünce yıktırılmış.  Ama burayı tam dinleyememişim. Hangi padişahtı bilemedim şimdi. Rehberimiz okursa belki o yorum yazabilir tam da aşağıdaki yorum bölümüne belki.. 

Çamlıca Tepesi aslında şimdilerde ekonomik bir gezi noktası oldu. Biz küçükten bayağı pahalı bir yerdi. Belediyenin herkesin alabileceği orandaki fiyatlardaki gözleme ve  çayı ile doyumsuz bir İstanbul manzarasıyla buranın tadına varabilirsiniz.

Çamlıca'dan sonra yolumuz, İstanbul Bienalı çerçevesinde ilk defa İstanbul'lulara kapısını açan Abdulmecit Köşkü.. 



Şimdilerde mantolama ile bile evimizin dış çeperini koruyamazken, binanın muhteşem dış süslemeleri bizi bizden alıyor. Harika bir işçilik. 

Geç Osmanlı mimarisinin ihtişamlı bir örneği olan Abdülmecid Efendi Köşkü, 19. yüzyıl sonlarında Mısır Hidivi İsmail Paşa tarafından av köşkü olarak yaptırılmış. Mimarı kesin olarak bilinmese de bazı kaynaklarda mimar Vallaury'nin adı geçiyormuş. Günümüze köşkün yalnızca selamlık binası ulaşmış. Sultan II. Abdülhamid tarafından satın alınıp, yeğeni Abdülmecid Efendi'ye devredilen köşk, kendisi de hayli yetkin bir ressam olan son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi tarafından yazlık konut olarak kullanılmış; döneminin sanatçı ve yazarlarının buluşma yeri haline gelmiş.


Bağlarbaşı'ndaki iki yüz dönüme yakın koru içine yerleşen köşkün mimarisine Osmanlı ve Mısır üslûbu hâkim; üç katlı yapı çini ve hat sanatının incelikli örneklerini barındırıyor.  1924 yılında halifeliğin kaldırılmasının ardından İstanbul Defterdarlığı'na geçen köşk, 1980'li yıllarda Yapı Kredi Bankası'nın kurucusu Kâzım Taşkent tarafından satın alınmış ve daha sonra Koç Topluluğu'na devrolunmuş. 

Koç Topluluğu da "Kapı Çalana Açılır"sergisi kapsamında köşkün kapılarını biz tarihseverlere açmış. Biraz tartışmalı bir sergi olduğu söyleniyor. Ben de sonradan öğrendim. Ben tarihin naif, hoşgörüsü ve muhteşemliğiyle ilgilenirken, iki uç noktalardaki tartışmalar beni çok ilgilendirmedi doğrusu..  Böyle bir eserlere bu güzel mekanda gerek var mıydı belki yoktu, bu eserlerin  başka mekanda sergilenmesi belki de daha doğruydu.. Bu eserler olmayaydı buraya açarlar mıydı, belki de hayır..   Gezinin ilerleyen zamanındaki Yahya efendinin hoşgörüsüyle bakılırsa, (bakınız aşağıdaki şarap hikayesi)  belki herşey daha da iyi olur. Hoşgörü, müsamaha, tahammül, tesamuh, katlanma, görmezden gelme veya göz yumma, başkalarını eylem ve yargılarında serbest bırakma, kendi görüşümüze ve çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere sabırla, hem de yan tutmadan katlanma demektir. Yapabiliyorsak ne büyük erdemdir.. Beğenmediğimiz şeyleri bile bu duygularla gezdik... 

Anadolu yakasındaki bu güzel  güzergahları içimize henüz daha sindiremeden,  aracımız Avrupa yakasına geldi. Bu yakada da bizi harika seyir alanları bekliyormuş meğer. Buradaki ilk durağımız beni çok etkileyen Perili Köşk yani Yusuf Ziya Paşa Köşkü..


Neden derseniz, yıllardır bu binayı görürüm, kime ait acaba derken. Değişik bir misyon yüklemiş bu binayı kat kat inceledim. Burası bir Ofis Müze. Yani hafta içi çalışanların çalışma mekanı, haftasonu ofis..


Manzarası harika, bina harika, tasarımı ilgi çeken bir noktaydı ama, en ilgimi çeken cuma akşamları masanızı derli toplu bırakmalı kısmı idi. Çünkü hafta sonu sizin odanız müze olarak geziliyor. Harika vallahi. Bu binada keşke çalışan olaydım diye hayıflanıyorsunuz. İş hayatımda bazen bırakarak çıktığım masamdaki kağıt, ıvır zıvırı düşününce masalardaki düzen bayağı hayret vericiydi.


Tarihçesine gelince, öncelikle zevkli adammış Rahmetli Yusuf Ziya Paşa... Çünkü Boğazın en önemli noktalarından birine bu köşkü yapmış.  Rumelihisarı'nın en önemli ve tarihi binalarından biri olan Yusuf Ziya Paşa Köşkü'nün yapımına 1910'lu yıllarda başlamış.  Yusuf Ziya Paşa,  o dönemde Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa'nın Başyaveri olarak görev yapıyormuş.  Ancak; 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı'nın patlaması ve Osmanlı İmparatorluğu'nun da savaşa girmesi nedeniyle inşaatı yapan ustalar askere alınınca çalışmalar tamamlanamamış. Yarım kalan inşaat nedeniyle tamamlanamayan ve boş kalan ikinci ve üçüncü katlar yüzünden bina çevrede "Perili Köşk" diye anılmaya başlandı. Köşk, 1993 yılında müteahhit Basri Erdoğan'a satılmış.  Köşkle ilgili de değişik rivayetler var tabii ki de. Doğrusu bu olabilir. Çünkü Borusan Holding kendi sayfasında böyle tanıtmış köşkünü...

10 katlı yapı, bir yanda Karadeniz, diğer yanda ise Marmara Denizi açılımını gören harika manzaraya sahip. 


Borusan Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kocabıyık'ın odası

Burası 2030 yılına kadar Borusan Holding'e kiralanmış. Ama bu Ofis Müze fikri kimden ise helal olsun. Borusan'ın Yönetim Kurulu Başkanı odasından görüntüler aldım. Oğlu Ahmet Kocabıyık imiş. Asım Kocabıyık'ın oğlu.. Turdan bir bayan ücretli tabii ki gezdirecek dese de çalışma mekanını, özel kişisel eşyalarını haftasonu halkına açan yüce gönüllük bence.. Duvarlarda ki tablolar ve avizeler de ayrı bir sanat eserleri. Haftasonu gezilmesi gereken güzel gezi noktalarından biri. Ben çok beğendim ve herkese de tavsiye ederim.

Buradan sonraki rotamız Yahya Efendi Türbesi. Burası da manzarasıyla İstanbul'un harika köşelerinden biri.



İstanbul'un tepesindeki 4 maneviyat tepelerinden biri derler burası için. Derler ki;

Karadeniz’e çıkan ve dönen Müslüman ve Hristıyan gemiciler sahile yanaşarak Boğaz'daki dört Allah dostuna selâm vermeden boğazı geçmezlermiş. Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, Beşiktaş’ta Yahya Efendi, Beykoz’da Yuşa Hazretleri ve Sarıyer’de Telli Baba’nın İstanbul’un manevi bekçileri oldukları yolunda yaygın bir inanış hâlâ günümüzde de geçerli..


Yahya efendi çekimlerimiz

16. yüzyılın alim ve mutasavvıflarından Yahya Efendi, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman'ın danıştığı büyük velilerdenmiş.  1570 tarihli türbenin mimarı Sinan imiş. Türbede sedef kakmalı şebekelerle çevrelenmiş on bir sanduka vardı. İçerde namaz kılarken, yanınızda yatan evliyaların ruhlarıyla belki de huzur buluyorsunuz. Türbenin içindeki uhrevi hazla buraya bir kere daha geleceğim duygusu uyandı bende. Daha içine sindirerek ibadetinizi yapılabileceğiniz, namazınızı kılabileceğiniz hoş bir yer. Şeyh Yahya Efendi’nin yanı sıra,  Kanuni'nin kızı Raziye Sultan, oğlu İbrahim Efendi, annesi Afife Hatun, Sultan II. Abdülhamid’in kızı Hatice Sultan ve oğlu Bedreddin Efendi, Şeyh Mehmed Nuri Şemseddin Efendi, Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Yahya Efendi’nin küçük oğlu Şeyh Ali Efendi, Derviş Ali, Yahya Efendi’nin eşi Şerife Hatun da burada yatmakta imiş.

Güzel bir öykü de Rehberimizden. Buraya gelen hristiyan bir denizci, kendine ışıkla yol gösteren Yahya efendiye teşekkür için, bir kasa şarap getirmiş. Yahya efendi de hoşgörüsüyle şarap haram olmasına rağmen herkese ikram edilmesini istemiş. Herkes hayretle bakarken, bir bakmışlar ki içtikleri üzüm şerbeti olmuş. Bu sahneyi gören hristiyan denizci müslüman olmuş ve "size hizmetkar kalacağım" diye burada Yahya efendi ile birlikte kalmış. Mezarı da buradaymış. Alico denen bir hristiyan denizci idi yanlış hatırlamıyorsam. 

Güzel hikayeler, mistik duygularla buradan ayrıldık. Hızla Ihlamur Kasrına varalım. Oradan da seyredelim şu şehr-i İstanbul'u dediysek de..... Trafiğin azizliği, programın yoğunluğundan Ihlamur Kasrına almadılar bizi. Saat 17 itibariyle burası kapalıymış meğer. 
seni uzaktan seyrettik gezemesek de...
Nasip değilmiş dedik. Nasipten öte, yol yok bu hayatta.. Payımıza  Ihlamur Kasrının güzelliği düşseydi keşke desek de.. Hayırlısı buymuş, bir başka sefere buraya gelmek sebebimiz olsun diyerek  ayrıldık bu güzel mekandan..

Zaman akıp geçiyordu da gezecek bir mekanımız daha kalmıştı. Akşam 19'da kapanıyor bilgisini alarak tam gaz son durak Feriköy Antika Pazarına rotamızı çevirdik.


Kadıköy'de Bit pazarı vardı. Şimdi ki trend Antika Pazarı.. Babam ikinci eşya alınca Beymen'den aldım derdi. Biliriz ki babam bit pazarından almıştı. Şimdi bizim  bit pazarı oldu günümüzün antika pazarı..

Feriköy'ün entel dantel, sanatçı, yüksek sosyetenin uğrak pazarı.. Bizde uğramadan gezimizi bitireydik gözümüz açık giderdi. Hemen hızla şöyle bir pazarı gezdik. Fiyatları görünce dudağımız uçukladı. Eskiciiiiii diye bağıran amcamlara beleşten verdiğimiz eşyalarımızın, burada dünyaaaa paralara satıldığını görünce içimiz cızlamadı değil.. Ama güzel bir güne tarihsel izlerle son verdik.

Gezimizden bize kalan neydi? Seyahat ederek, bilmediğimiz yeni yerleri keşfettik. Francis Pacon'un dediği gibi gezi, gençlerde eğitimin, yaşlılarda görgünün bir parçası imiş. Yaşımız kemale eren biri olarak görgümüzü arttırdık. Çok yaşayan değil,  çok gezen bilir dediler. Eeee buraları siz bilmiyorsunuz, bak biz gördük anlattık. Kesintisiz ve çeşitli zor işlerden bizi kurtardığı için sevmedik bu geziyi, sorumluluklarımızdan ayırıp güzel bir dinlenme sağladığı için sevdik. En güzeli de size önerdik. Sizde okuyup, yorum bölümüne görüşlerinizi iletirseniz değmeyin keyfimize.... 

22 Ekim 2017 Pazar

YAŞLI AMA YAŞAM DOLU BİR SEMT "BALAT"

Güzel  bir Pazar sabahında;  yaklaşık 30 yılı aşkın dostluğumuzu  hem gezelim, hem de güzel bir mekanda kahvaltı edelim diye geçirelim istedik. 


İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biri olan Balat'a gelip, yol kenarındaki güzel manzaralı Haliç Derin Cafe'yi tercih ettik ve doğru da yaptığımıza inandık. Sizlere hem fiyat konusunda, hem de rahatlık konusunda bu mekanı önerelim dedik.  Haliç Derin Cafe ulaşımı çok kolay olan bir konumda.. Bu konuda sizlere de küçük bir video çektik..


Derin Cafe'de çekilen videomuzu tıklayarak mekanı daha iyi tanıyabilirsiniz.

Balat semti, sokaklarında hala çocukların oynadığı, iki ev arasına gerilmiş iplere asılı çamaşırların kokusuna bürünmüş, yaşlı ama yaşam dolu bir semt.. Her ne kadar son zamanlarda trend bir semt olsa da her yerinden yaşanmışlık size bakıyor. Halen yol ortasındaki iplerde çamaşırlar  seriliyor bu semtte, sanki bize  bu evde neler yaşanıyor der gibi... 

Osmanlı zamanında Yahudilerin yerleşim yeri olarak bilinen bu tarihi semt, o günlerin izlerini hala sokaklarında bulunan sinagoglar, kiliseler ve camilerle günümüze taşımış, taşımış ama sanki şimdilerde bu eserler meraklıları tarafından daha günyüzüne çıkartılmış.

Fatih ilçesinin, Haliç kıyısında Ayvansaray ve Fener arasında bulunan Balat, yokuşlu sokakları, cumbalı evleri ve takvimi 1950’lerde unutmuş izlenimi veren görüntüsü ile bizim de bu Pazar günümüze ayrı bir renk kattı.

Haliç'deki Derin Cafe'de de tıpkı bu semt insanının samimiyetini bulduk. Cafe'de bizi karşılayan görevlilerin evimizdeki kahvaltı sofraları gibi hazırladığı muhteşem kahvaltısını Haliç'e doğru bakarak yedik... 

Mevsimler öncesinin taze bahar serinliği,
Anılar sesleniyor hüzünle Balat'tan.

Birlikteliğimiz bitip, ayrılığa dem vururken...
Seneler hepimize vurmuş, ardımızdan bakarken.

Kimbilir hangi güzel şarkının güftesiydi?
Şu ahenkle akan acımasız zaman,


O eski İstanbul'dan bir haber veriyor,
Geçip giderken Balat'ta zaman...

(Şiir Harun Reşit Tığlı'ya aittir)
diye hüzünlenerek bitirdik Balat'daki güzel bir günümüzü.... 

17 Ekim 2017 Salı

HEYBELİADA "İSMET İNÖNÜ EVİ"

Heybeliada'ya başlayan yolculuğumuzda böyle güzel bir eve ve tarihi anılar ile karşılaşacağımı doğrusu bilmiyordum. 



Heybeliada'da güzel bir panoramik gezinti yaparken, pembe boyalı bir evin İsmet İnönü'ye ait olduğunu gördüm. Hemen eve giriş yaptım. Öncelikle sadece kendim için gezdiğim evi öyle beğendim ki Serpil'in Gezi Rehberi Takipçilerine de burayı tanıtmadan yapamadım. Heybeliada'daki bu evde İsmet İnönü'nün bilinmeyenlerini, tarihin yaşanmışlığını, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü'nün arkadaşlığına ve dostluğuna şahitlik etmiş oldum.



Ama burayı bize hakkıyla anlatan Sayın Arzu hanıma teşekkürlerimi bir borç bilirim. İnönü Vakfının ve İnönü'nün çocuklarının bu hanıma çok çok teşekkür etmeleri lazım. Böyle içten, böyle tarihsel bir anlatımla evi tanıtıyor ki.. Ben de İnönü evi kadar, size Aynur hanımı da tanıştırmayı bir borç bildim. 



Videoyu izlediğinizde bana hak vereceksiniz sanırım.



Bu ev için bize verilen broşürde hoş anlatım sergilenmiş, bilmediklerimizi oradan öğrendim ve bunları şimdi size aktaracağım. 

İsmet Paşa ile Heybeliada ilişkileri 1924 yılında başlamış. Paşa, o tarihte bir rahatsızlık geçirmiş.  Başta Gazi Paşa olmak üzere doktorlar mutlak istirahat önermişler.  Heybeliada seçilmiş ve bu ev, eşyalı olarak kiralanarak aile buraya yerleşmiş. 


Bundan sonraki hikaye de şöyle devam ediyor broşürde;



"Ada’nın etrafında çamlık yollarda turlar atılır, gezintiler yapılır. Ağaç cinslerine merakı burada başlar. Sağlığı süratle düzelmektedir. Fakat, Ada sefası uzun sürmez. Doğu’da Şeyh Sait isyanı başlamıştır. Gazi Paşa, kendisini Ankara’ya çağırmıştır. Kısa bir süre içinde başbakanlığa tekrar atanır.



Aile çoğalmıştır. Ömer’e, Erdal ve Özden de katılır. Her yaz, Heybeliada’ya gelmektedirler. Denize girilmekte, gezintiler yapılmakta; çocuklar tenis oynamakta ve bota binmektedirler.

Kirada oturdukları evi, 1934 yılında satın almayı düşünürler. Eve, mobilyalı olarak 25 bin lira istenir. Gazi Paşa, eşyasız olarak satın almasını önerir. Zira, o zaman için, bu parayı çıkıştırmak oldukça zordur. Pazarlık edilerek, 9.500 liraya anlaşırlar. Evin yeni eşyasını Gazi Paşa hediye eder.

Bugünkü eşyalar, yüzleri yenilenmiş olarak o zamandan kalmadır.

İsmet Paşa, 1937 yılının Eylül ayında başbakanlıktan ayrıldıktan sonra Ada'ya uzunca bir süre için yerleşir. Yeni başbakan olan Celal Bayar, kendisini Ada'da ziyaret eder.

1938-1950 yılları arasında, yani cumhurbaşkanlığı döneminde, maiyetinin de kalabalıklığı yüzünden Florya ve Yalova tercih edilirse de aile Ada’dan kopamaz. Mevhibe Hanımla çocuklar, kısa süreler de olsa, yazlarının bir kısmını burada geçirirler.

Ada’daki ev, eski canlılığını 1950-1960 yılları arasında tekrar bulur. Muhalefet yıllarında, yazların çoğu burada geçirilir. Ünlü çivilemeler, plajın tahta iskelesinden yapılır. Onun bir kolu sıyrılmış askılı mayosu ile giysileri herkesçe bilinir, gazetelerde resimleri yayımlanır. Plaja eşiyle iner. Çocuklar ve gençler, hemen etrafını sararlar. Kafile halinde tahta iskeleye yürünür. Paşa, çivilemesini yaparken tramplene tünemiş gençler ve çocuklar da hurya hep birlikte denize atlarlar.


Mevhibe Hanım, denizde kalış sürelerini kolundaki saatle hep kontrol eder. Bu gittikçe uzayan bir süreç halinde olur. Plaja yaya gidilir ama dönüş faytonla olur. Eve dönülünce, Paşa bir saat kadar uyur. Öğle yemeği için, kravat ve yeleğine kadar giyindikten sonra sofraya öyle oturur. Öğleden sonra tekrar pijama giyilir ve uykuya yatılır. Paşa, çok kimseye bu alışkanlığını aşılamıştır.
Akşamüstü, balkonda çay içilir. Genelde konukları da vardır. Yoldan geçenlerin selamlarını alır ve onlara el sallar. Bazen, yukarı çıkıp elini de öperler. Akşam yemeği içerde yenilir. Zaman zaman bütün aile sofradadır. Erdal, “komşu kızı” Sevinç Sohtorik ile nişanlandıktan sonra babasının, evlendikten sonra da kayınpederinin evinde kalmaya başlar.



Akşam yemeğinde İnönü, bir iki kadeh içkiyi ihmal etmez. O ölçüyü de geçmez. Bu keyfine göre bazen rakı, bazen votka olur. Yemekten önce bir viskiyle başladığı da görülür. Ama hep dikkatlidir. Çünkü ertesi sabah tartılacaktır. Başta, İsmet Paşa, hem yürüyüş olsun diye iskele civarındaki eczaneye gidip orada tartılır. Daha sonra, banyoya bir terazi konulur. Ayrıntılara kadar dikkatli olan İnönü’nün bu terazisi, tabii bir kantarlı terazidir, gramına kadar gösterir.

Muhalefet liderinin 1950 ile 1960 arasında işleri çoktur. CHP, 1950’de bir yenilgi ile muhalefettedir. Partide çeşitli eğilimler ve cereyanlar vardır. Mevhibe Hanım’ın misafirlerinin çoğu CHP’li politikacılardır. Neyse ki, “Son Vapur” ile dönmek mecburiyetindedirler.

1954 seçimleri, daha da kötü sonuçlanınca Paşa’nın işi büsbütün zorlaşır. Ancak 1956’ya doğru partinin inişini durdurabilir. Cumhuriyetçi Millet Partisi ile Hürriyet Partisi’nin ileri gelenleri de Heybeliada’daki ziyaretçilere eklenir. İşbirliği görüşmeleri, Taşlık ve Ada’daki evlerde sürer gider. Birçok protokoller imzalanmıştır. Tanınmış politikacılar, yemek masasının da konuklarıdırlar. İşbirliği yapmak isteyenler, hep hakkından fazlasını istemektedirler. İsmet Paşa, kendi partisinin yöneticilerine, “ötekilerin delileriyle uğraşmaktan bıktım, bir de karşıma siz çıkmayın!” sözünü Ada’daki bu evde söylemiştir.

27 Mayıstan sonra ve başbakanlığı döneminde Ada’daki evin trafiği azalır. Zaman zaman yaz aylarında, ev gene açılmakta ve misafir ağırlanmaktadır. Yahut, Maltepe’deki Ömer’in evinden vapurla Ada’ya geçilmekte ve birkaç gün kalınmaktadır.

İsmet Paşa, berberi Yani'yi gene evine her sabah tıraş için çağırmakta, saçını kestirmek için ise onun çarşıdaki dükkanına gitmektedir.

Başbakanlık döneminde Maltepe daha ayaküstüdür ve pazar akşamları trene binip Ankara’ya dönme kolaylığı vardır.

İsmet İnönü başbakan değilken, baş misafirleri CHP'nin genel sekreteri İsmail Rüştü Aksal ile eşi Jale Aksal'dır. Genellikle çalışma odasında, akşam üzerleri de balkonda "Ortanın solu" fikrini oluşturmaktadırlar. Bu fikir, Ada'daki bu evde kotarılıp partiye ve kamuoyuna sunulmuştur.

Evin başka ziyaretçileri, unutulmaz gazetecilerdir ki bunlar genç, dinamik ve işleri gereği, kapıdan atılsa pencereden girebilen muhabirlerdir. İnönü, burada birçok basın toplantısı düzenlemiştir. Karşılıklı birçok atlatmaca oyunları da oynanmıştır.

Heybeliada’daki evin hüzünlü dönemi 1973 sonrasıdır.

İsmet İnönü artık yoktur. 25 Aralık 1973'te Ankara'daki Pembe Köşk'te 89 yaşında gözlerini kapamıştır. Ada'daki ev, ilk yazlar açılmaz. Mevhibe Hanım, Kartal'dadır. Fakat, Ada'daki ev hasreti, giderilemez bir hasrettir. Üstelik gelini Sevinç de bir Ada çocuğudur. Bazı yazlar, Ada'daki ev açılmakta temizlettirilmekte, Mevhibe Hanım oraya geçmekte ve Erdal ile Sevinç de onunla birlikte olmaktadırlar. Erdal ve Sevinç de, orada hayatı canlı halde tutabilmişlerdir.

Fakat evler de insanlar gibi doğanın hışmına maruzdurlar. Yılların evi, hele arkasındaki güzelim bahçe ve setler, yavaş yavaş terk edildikleri yalnızlık içinde çökmektedirler. Tek çare evin özel bir ev olmaktan çıkarılıp, İsmet İnönü Vakfı tarafından, bir müze değil, dışarıda da örnekleri bulunduğu gibi bir “İsmet İnönü Evi” haline getirilmesiydi. Bunun sağlanması için ev, İnönü ailesi tarafından İnönü Vakfı’na bağışlanmış ve bu bina, gördüğünüz hale birçok dostumuzun katkısıyla getirilmiştir. Bunun yaşaması, hatta geliştirilmesi o dostlarımızın ve yenilerinin, hele Heybeliadalı’ların esirgemeyecekleri katkısıyla gerçekleşecektir.
İsmet İnönü'ye ait orjinal bir tablo

İnönü'nün ailesiyle birlikteliğini gösteren orjinal bir yağlıboya tablo.

Mutfak şu an restorede. İlginç detay kapısından salona uzanan bir servis penceresi...

Mustafa Kemal Atatürk, İnönü'nün birlikte çalıştığı oda.

Bahçesinde bulunan orjinal tulumba



Pembe boyalı bu ev Pazartesi hariç her gün ziyaretçilere açıktır.

HEYBELİADA İNÖNÜ EVİNİN AÇIK OLDUĞU ZAMANLAR VE ERİŞİM ADRESLERİ:

Heybeliada İnönü Evi Pazartesi hariç hergün saat 10:00 - 18:00 saatleri arası açıktır.

ADRES: Refah Şehitleri Cd.No:59 H.Ada-İSTANBUL
Telefon : 0 216 351 84 49

Müzeyi gezdim, gördüm acaba yemek nerde yerim diyorsanız Ada Restaurant'da tam size göre... Kahvaltısı, balığıyla adaya yolu düşenlere önerilecek mekanlarımızdan.


ÇAY DİYARI RİZE


Hayatımdaki tek kötü alışkanlığım "ÇAY"

Çay diyarı Rize'den bir tanıtım filmimiz.

GÜLEÇ İNSANLARIN ŞEHRİ "ARTVİN"

Karadeniz gezilerinde uğranılması gereken bir durak gibi düşünülse de, aslında  İstanbul-Artvin gezisi yapılarak detaylı bilgiler verilebilinir. 

Artvin güleç insanları, yaylaları ile  bir iki gününüzü alır.. Gezi programına yaylaları da katarsanız Artvin'le ilgili bayağı detaylı program yapabilirsiniz.

Biz Artvin'i;  Çardak Restaurant'ta bir yemek molası ve Kafkasör yaylasındaki Koliva Oteliyle ziyaret etmiş olduk. Çok detaylı bir gezi yaptığımız söylenemez. Ama Karagöl, Çardak Restaurant ve Koliva Otelindeki çekimlerimle az da olsa bilgi sahibi olabilirsiniz. 

Artvin'de doğa harikası KARAGÖL çekimimiz.

Artvin'de yemek yenecek yerlerden biri "ÇARDAK RESTAURANT"


Artvin Yaylalarında kalınacak güzel bir otel "KOLİVA OTEL"

29 Ağustos 2017 Salı

SAMSUN, Atatürk'ün Şehri.




Atatürk'ün Şehri Samsun'a ayak bastık. Samsun hep böyle anılır. "ayak bastık" sözüyle..


19 Mayıs 1919 yılında Samsun'a ayak basan Atatürk'ün şehrinde konakladığımız yer Yafeya Otel

İyi ki burayı seçmişiz dedik, çünkü her yere yürüme mesafesinde.. Bu otele tavsiye ediyorum, konaklaması ve kahvaltısı güzel bir otel.


Otelimize yerleştikten sonra, ilk işimiz park içinde  atın üzerindeki Atatürk heykeli.. Bu heykelin özelliği kaide üzerinde iki ayağının üzerinde duran heykel olması, eğer kuyruğu kaideye değmese imiş, belki de birinciliği alacakmış.

Samsun'da akşam saati Batı-Doğu Park ve Yabancılar Çarşısını gezdik. Sahilde ki parklarda çok güzel süslenmiş paytonlar cirit atıyor.


Kurtuluş savaşının başlangıç noktası Kurtuluş yolu için sahile güzel heykeller yapılmış. 



Zaten Samsun denince ilk akla Milli Mücadele’nin başladığı şehir olması geliyor. Atatürk, 19 Mayıs 1919’da 18 arkadaşı ile birlikte Bandırma Gemisi ile şehre geliyor. Burada Milli Mücadele’nin ilk adımı atılıyor. İşte bu yüzden şehrin birçok tarihi yapısının olduğu belediyenin adı da İlkadım.


Bandırma Gemisi Müzesi de yine Samsun'un önemli yerlerinden. Belediye Meydanları ve sahili çok güzel yapmış. Gemi Müzesinin içersinde Atamızın büstleri ve alt katta ise güzel bir resim sergisi var.

Diğer bir konu da Samsun'un Amazon kadınlarının da yaşadığı yer olması. 

Samsun kent merkezindeki Batı Park’ta 50 bin metrekarelik alan üzerine kurulu olan Amazon Adası içerisinde yer alan 2.5 dönümlük Amazon Köyü, efsaneye göre, Samsun‘un Terme ilçesi Gölyazı Beldesi’nde yaşadıkları tahmin edilen amazon kadınlarının yirminin üzerinde heykeli bulunuyor.

İsmini Temiskira‘da (Terme) yaşadıkları düşünülen Amazonlardan alan yapay köyde, anaerkil bir toplum olan amazonların temsili heykeller, kabartmaları, günlük yaşamlarından kesitler ve eşyaları yer alıyor. Tek memeli ok, yay ve çift ağızlı balta gibi silahlar kullanan amazon toplumu, efsanevi kadın savaşçılar olarak biliniyor. Gözleri gerçek protez göz, saçları ise gerçek saçtan yapılan ve Hollywood’da korku filmlerinde kullanılan özel bir silikon madde kullanılarak yapılan heykeller, insan dokusuna yakınlığı ile oldukça gerçekçi.




Amisos Tepesi’nin yamacında 50 bin metrekarelik alan üzerine kurulu olan ve ismini savaşçı bir kadın toplumu olan amazonlardan alan Amazon Adası, devasa boyutlarıyla Samsun’un pek çok noktasından görülebilen Amazon ve Anadolu Aslanı Heykelleriyle şehre büyük görsellik kazandırmış. 


Amazon Adası’nda girişinde ziyaretçileri karşılayan dev Amazon Savaşçısı Heykeli, Elinde kalkan ve mızrağı ile adayı bekleyen amazon kadın savaşçı heykeli, olanca heybetiyle Karadeniz kıyılarına ayrı bir estetik katıyor.




Amazon Adası’nda yer alan Amazon Heykeli’nin sağ ve sol taraflarına Anadolu Aslanları adı verilen iki heykel var, birinin içi şu an müze gibi.. İçerisinde amazon toplumuna dair görüntülü ve sesli sunumların yapıldığı aslan heykellerinin içinden merdiven vasıtasıyla en tepeye çıkılabiliyor. Aslanların ağız kısmına çıktığınızda ise inanılmaz bir manzara ile karşılaşıyor ve Amazon Adası epeyce yüksekten izleyebiliyorsunuz.

2010 yılında yapılan Batı Park’ta yer alan Amazon Adası, bir kanal yardımıyla karadan ayrılan yapay bir ada. 




Amazon adasından çıkıp yolunuz Ordu'ya doğru giderken Terme'de bir pide yemeden geçmeyiniz. 
Köşem Pide Terme'deki en güzel pide mekanlarından biri.. Buraya muhakkak uğrayınız ve bir pide yemeden geçmeyiniz.


SİNOP, Mutlu insanların şehri.

"Türkiye'nin en mutlu insanları Sinop'ta yaşıyor" diye bir haber çıktı son zamanlarda gazetelerde..

Öyle midir gerçekten diyerek Sinop'a vardık. İstanbul'dan uçakla da gelinebilecek bu şehre aslında sık sık ziyaret edebiliriz dedik. Mutlu imişler ya, biz de olalım dedik.

Bakalım neden mutlular diye gezmeye başladık. Tabi ki ilk durağımız Sinoplu hemşerimiz Diyojen.

Şehrin girişinde sizi bu heykel karşılıyor. Nereden hatırlarım derseniz. Meşhur Sezen Aksu şarkısındaki "Gölge etme! Başka ihsan istemem" dizelerinden.

Makedonya Kralı Büyük İskender'in hayranı olduğu ve benden bir isteğin var mı diye sorduğunda, "Gölge etme başka ihsan istemem" diye tarihe not düşen meşhur filozof Diyojen bahsettiğimiz.

Alparslan'a esir düşen Bizans Kralı Romen Diyojen Türkiye'de halk arasında iyi bilinse de Sinoplu Diyojen pek bilinmez. Klinik felsefenin öncüsü Sinoplu Diyojen'in heykeli Tarihi Sinop Cezaevi yakınlarında yer alıyor. M.Ö. 400'lü yıllarda yaşayan Diyojen medeniyete karşı çıkan ve bu yüzden bir fıçı içinde yaşayan bir filozof. Tek varlığı olan su kabını da eli ile su içen bir çocuk gördüğünde bırakmış.

Diyojenden sonra mutlu insanların, mutsuz olduğu bir mekana geliyoruz.

Tarihi Sinop Cezaevi..

İçler acısı, yürek burkan bir yer.





Tarihi Sinop Cezaevi dönemin ünlü yazar, şair ve politikacılarının tecrit yeri olarak kullanılmış. Bunlar arasında en ünlüsü ise Sabahattin Ali. Sadece bir yıl geçirdiği bu cezaevinde "Kuyucaklı Yusuf" romanını yazmış olmasının yanısıra 'Aldırma Gönül Aldırma' başta olmak üzere birçok da şiir yazmış. Burada içimiz darala darala bir gezi yaptık. Televizyondaki Parmaklıklar Arkasında dizisi de burada çekilmiş, film platosu toplanmamış ve ziyaretçilere burası belli saatler arasında açılıyormuş.

Sinop şehir merkezine 9 km uzaklıkta İnceburun ile Hamsilos'da görülmesi gereken güzel mekanlardan. Buraya mutlaka gidin ve vaktiniz varsa da Hamsilos'da muhakkak denize girin. Hırçın Karadeniz bu koyda uslanmış bir çocuk edasıyla size kucak açıyor.

İnceburun, Türkiye'nin en kuzey noktası olarak geçiyor. Buradaki deniz feneri önünde fotoğraf çektirip, doğanın tadını çıkartabilirsiniz. Birisi gözünüzü kapatıp sizi buraya getirse, gözlerinizi açtığınızda kendinizi İsviçre'de bir köyde hissedebileceğiniz İnceburun aynı zamanda deniz feneri ve çevresi Avrupa'nın en güney batı noktası olan Sagres Burnu'nu da anımsatıyor diyorlar. Sagres Burnunu görmediğimizden bize oraları hatırlatmadı. Türkiye haritasındaki kuzeydeki o incecik uzantıdayız tam olarak diyerekten güzel pozlu resimler çekildik sadece.

İnceburun ile ilgili bir önemli detay da yakından bu doğa harikasının bir nükleer santral projesi tehlikesiyle karşı karşıya olması. Elinizi çabuk tutmazsanız Türkiye'nin en güzel noktalarından birini belki de son kez benim bloğumda görmüş olacaksınız.

Buradaki konakladığmız otel Güleryüzlü Otel. Yine ETS tur üzerinden ayarlanmış bir yer. Fiyatı ve temizliği güzel ama arabası olmayanların şehrin içindeki bir otelde kalmalarını öneririm. Şehrin sahili harika.. Çok modern bir şehir. Gece saat kaç olursa olsun burada bayanlar rahat dolaşabiliyor.





Yemek yenecek yerlerin başında "Teyzenin Yeri Mantı Salonu" geliyor. Harika ve çooook lezzetli denebilecek bir tad. Buraya gelenlerin muhakkak burada mantı yemesini ve Nokul tatmasını şiddetle öneriyorum. Mantınızı yedikten sonra sahildeki teknelerle şehrin ışıklı halini denizden görebiliyorsunuz. Gürültülü müzikli tekneler size değişik bir yolculuk tattırıyor.

Erfelek Şelalesi de Sinop'tan Samsuna giderken uğradığımız hoş bir mekan. 26 basamaktan oluşan bu doğa harikası trekking ve dağ sporuyla uğraşanların yanı sıra bizim gibi maceracı halkında çok sevebileceği köşelerden biri..
Doğa içerisine yıllardır adeta gizlenmiş ve 1997 yılında Erfelek Barajı’nın yapımının başlanmasının ardında açılan yollar sonrasında Devlet Su İşleri tarafından keşfedilmiş. İrili ufaklı toplam 28 adet şelaleden oluştuğu söyleniyor. Ben 5-6 şelale geçtikten sonra ki mola yerinde dinlenirken, kızım ve eşim şelalenin sonuna kadar zorlu bir yolculuk yaptılar. Geriye geldiklerinde gördükleri ve keyiflerine diyecek yoktu.. 

Kısaca Sinop, İstanbul'dan sonra yaşanacak güzel illerden biri gibi.. Yazı güzel, insanları güzel. Aşağıdaki şiir aslında benim duygularımı çokta güzel anlatmış. İl Emniyet Müdürünü Ercan Dağdeviren'i tebrik ediyorum.. Ne de güzel kaleme almış, 


İl Emniyet Müdürü Ercan Dağdeviren’in Sinop şiiri; 

SİNOP,  İSTANBUL SENİN GİBİ, SEN İSTANBUL GİBİSİN.
 BİR FARKIN VAR,  SADECE SEN BİRAZCIK ŞİRİNSİN 
 VARSIN OLSUN, EY SİNOP SEN ŞİRİNDE GÜZELSİN 
GECEN AYRI MEST EDER, MEHTAP DENİZE YANSIR 
 CEZAEVİN HÜZÜNLÜ, İÇİNDE BİNLERCE SIR 
 YILDIZIN IŞIL IŞIL OYNAR MUTLULUK TAŞIR 
SARAYDÜZÜ, DURAĞAN, DİKMEN, GERZE
 BOYABAT ,ERFELEKTE ŞELALE 
AYANCIKTA BİR TUR AT,
MANTI KESTANE BALIK
 TÜRKELİ'NDE KAL YAT
 DENİZ HERKESİN AŞKI, SARMAŞ DOLAŞ ŞEHİRLE
 AY YILDIZLI ALBAYRAK CEZAEVİ VE KALE FENER
 IŞIK VERDİKÇE ŞARKI SÖYLER
 İSKELE, KUZEYİN UÇ NOKTASI OK GİBİ UZANMIŞSIN 
 DENİZ, ORMAN, MAVİ GÖK YEŞİLE BOYANMIŞSIN
 HAMSİLOS'TA KIVRILIP GİZLENİP SAKLANMIŞSIN 
MARTILAR KANAT AÇMIŞ SÜZÜLÜR GÖKYÜZÜNDE 
 MUTLULUK HUZUR ŞEHRİ TEBESSÜM VAR YÜZÜNDE
 İNSANI BAŞKA GÜZEL, ÖZÜNDE BİR SÖZÜNDE 
SİNOP ŞİRİN İSTANBUL BU GÜN TANIŞMA GÜNÜ
 DENİZİN GÖKYÜZÜNÜ YEŞİLİN MAVİLİĞİ SARILIP ÖPÜŞÜNÜ 
 MUTLULAR ŞEHRİ SINOP SEVDİM SAMİMİ GÜLÜŞÜNÜ 

SAFRANBOLU Müze kentte ziyaret






Safranı gözdedir, ambarı silme,

Lokumu cevizli, baklava dilme,

Asmalı bağları, dört köşe bölme, 

Yolu hazdan geçer Safranbolu’nun. 

demiş şair.. Safranbolu ziyaretinden sonra,  tarihin içinden geçtiğinizi ve hazzın en yüksek demlerini yaşadığınızı anlayacaksınız.

Karadeniz'in uç noktalarına kadar gidelim diye karar vererek ilk durağımız Safranbolu'da Tabagoğlu Ahmet Bey Konağına vardık.

Safranbolu konağından sahibi Cengiz beyin tanıtımı

Eskiden booking.com üzerinden ayarladığımız gezilerimizi, bu sayfanın kapanması sebebiyle ETS üzerine ayarladık. ETS'den övgüleriyle dikkat çeken bu otele daha doğrusu konağa geldik.


Tabağ Ahmet Bey Konağı gerçekten de kalınması gereken güzel bir yer. Otelimize yerleştik ve  kendimizi küçük sokaklara attık.

Buraya "Müze kent Safranbolu" desek daha doğru olur sanırız. Çünkü "sana dün tepeden baktım Aziz Safranbolu" dediğimizde tam da bir Müze kent görüyorsunuz. Batı Karadeniz bölgesinde Karabük iline bağlı, birbirinden güzel ahşap evleri ve çevresindeki cami, türbe, lonca çarşıları gibi tarihi eserleri, günümüze kadar "kent ölçeğinde korumasıyla" ünlenen bir yer burası.

Safranbolu daha önce de gitmiş biri olarak, o meşhur Safranbolu evlerinin hiç değişmeden kaldığını,  hatta daha da ileri giderek bir UNESCO mirası ünvanını aldığını  görünce çok sevindim.

Safranbolu aslında günübirlik geziler için çok uygun uzaklıkta..  Konaklamaya gerek kalmadan bir günde görülecek yerleri aslında gezebilirsiniz. Ama bizim gibi bir konakta zevk alarak kalayım derseniz Tabağ Ahmet Bey Konağı hem fiyat olarak, hem de tarihsel dokusu olarak hoş bir mekan.

Safranbolu Antik devirde Paplagonya olarak geçmekte imiş.Yörede sırası ile Hititler, Frigler, dolaylı yoldan Lidyalılar, Persler, Pondlar, Romalılar, Selçuklular, Çobanoğulları, Candaroğulları ve Osmanlılar egemenlik kurmuşlar. 1196 yılında Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan'ın oğlu Muhiddin Mesut Şah zamanında Türklerin eline geçmiş ve iyi ki de geçmiş biz de sevdik burayı atalarımız gibi. Bizans döneminde kentin adı Dadybra, Selçuklular döneminde Zalifre, Beylikler döneminde ve Osmanlıların ilk zamanlarında Borglu ve Borlu olmuş diyor tarihçiler.. 16. yy da yöreye yerleşen Taraklı Aşiretinden dolayı Taraklıborlu olmuş. Osmanlılar da altta kalmamış, onlarda bir sürü adlar koymuş, Zağfiran Borlu,  Zağfiran-ı Benderli, Zağfranbolu, son olarak Zafranbolu, Sonra da bu Zafranbolu olmuş Safranbol.. En doğrusu da şudur diye ekliyorlar. Çok pahalı olan Safran bitkisi asıl buraya ad verenmiş. Biz onların yalancısıyız azizim.

Safranbolu, geleneksel Türk toplum yaşantısının tüm özelliklerini yansıtan ve uzun tarihi geçmişinde yarattığı kültürel mirası, çevresel dokusu içinde koruyan örnek bir kent olması ve bunu korumadaki başarısından sonra 1994 yılında Unesco tarafından "Dünya Miras Listesi"ne alınmış ve bu da bizim toplumumuza biraz hava olmuş vallahi...

Bu müze kentte yerleşim biri kışlık, diğeri yazlık olarak iki kesimde biçimlenmiş,

Kışlık evlerin bulunduğu ve iki derenin oluşturduğu vadi, diğer bir tanımla ÇARŞI; dericilik, yemenicilik, demircilik, bakırcılık, semercilik, saraçlık, nalbantlık, keçecilik, kereste ticaretinin yapıldığı kesim imiş.. Tabagcılık yani deri işi burada önemli iş alanlarında imiş.. İş alanları Lonca düzeni şeklinde ayrı sokaklar içinde toplanmış,

Yazlık evler ise, bağ ve bahçeler arasında sayfiye yeri konumundaki BAĞLAR'da imiş, ama oraları gezginciler pekte bakmazlarmış. varsa yoksul müze kent olan kışlık evlerin olduğu yerlermiş...

Biz ne yaptık derseniz, ilk önce tabiki de çarşılarını, otantik evlerini dolaştık..


İlk işimiz yukarıda kalenin oradaki Müze ve Saat kulesi. Müzeyi dolaştıktan sonra, Saat kulesinin içindeki amcayı dinlemeden ve saat başlarındaki DINNNN sesi seramonisini hissetmeden dönmeyin derim.

Sonra da mutlaka uğramamız gereken yerlerden biri olan Hıdırlık Tepesine vardık. Buradan bakınca, "Aman Tanrım, hiç bir ev, diğerinin görüşünü kısıtlamıyor, ne kaaaa güzel bir şekilde evler konumlanmış mirim" diye mimari konuşmalar yaptık. Burası, Türklerin Safranbolu'ya geldikleri zaman konuşlandığı yermiş ve açık namazgah şeklinde namazlar kılınıp, yağmur duaları yapılıp, hıdırellezler kutlanırmış. Hatta ve hatta birini yolcu mu edeceksiniz buradan yolcularmışsınız.


Hıdırlık tepesinden aşağıya indik. Daracık, arnavut kaldırımlı sokakları daha alıcı gözle gezelim dedik. Sokaklar arasında yürürken bize ikram edilen lokumları afiyetle yiyerek yolumuza devam ettik. Cinci Hanı ve Hamamı. Han'ı bulamamak gibi bir şey söz konusu bile değil. 1645 yılında Padişah I. İbrahim zamanında Kazasker olan Safranbolu'lu Cinci Hoca tarafından yaptırılmış olan Han önceleri geldiğimizde restore de diye girememiştik. 1996 yılında yani.. Ama şimdi bitmiş. Güzel bir han olmuş.. Tepesine kadar çıkıp, poz poz tarihi evler arkamızda görüntüler aldık.

Karnımız acıkmıştı. Gözlemesi meşhur olan bu yerde nedense biz, yeni Safranbolu denilen yere gelerek bir dönerci de dürüm yedik.. Sonradan buna pişman oldum ama yedik gitti işte.. İlk gün bitmişti. Otelimize yani konağımıza dönerek tarihin içersinde uyuduk.


Ertesi sabah güzel bir kahvaltı sonrası, otelimizin sahibi Cengiz beyin hoş anlatımıyla Safranbolu hikayeleri dinledik ve otelimizden ayrıldık. Ayrıldık ama daha Safranbolu da günümüz bitmemişti. Otelden ayrılır ayrılmaz yolumuz Kaymakamlar evine yöneldi.

Kaymakamlar Evi, 19. yy başlarında yapıldığı sanılmaktaymış. Sahibi Safranbolu kışlası kumandanı Hacı Mehmet Efendi. Hacı Mehmet Efendi'ye Yarbay karşılığı olan "Kaim-Makam" denilmesi nedeni ile ailesi ve evleri halk arasında bu isimle anılmaktaymış. 1979 yılında Kültür Bakanlığı tarafından restore edilen ev, 1981 yılında Eğitim Merkezi olarak hizmete açılmış. Şimdilerde müze ev olarak düzenmiş. Çok da güzel olmuş, Harika heykellerle süslü hoş bir ev..

Evde 10 oda bulunuyor. Odalar kocaman. Haremlik ve Selamlık olarak ev ikiye ayrılmış. Tek tek bütün odalarını gezdik. Eğer sizinde bizim gibi vaktiniz yoksa gezi evlerinden yalnızca Kaymakamlar Evini gezmenizi öneririm.

Safranbolu'ya yolunuz düşerse, bizim gidemediğimiz ama size önerdiğimiz yerler arasında, Kara üzümler Gezi Evi, Mümtazlar Gezi Evi ve önceden izin alınarak gezilebilen evler; Havuzlu Asmazlar Konağı (biz gidemedik ama hiç olmazsa bir çay içmeye gidin diye tavsiye edilen bir ev), Emirhocazade Ahmet Beyler Evi, İsmail Hakkı Asmaz Evi, Hacı Hüseyinler Evi.

Safranbolu'ya gelip "Lokum" almadan sakın dönmeyin. Özellikle, safrandan yapılan lokumlardan almadan olmaz. Enerjini lokumla tazeleyebilir, bütün sokakları tatlı tatlı dolaşırsınız.

Ayrıca; buralara kadar gelmişken, o güzelim Safranbolu evlerinin küçük versiyonlarından almamak olmaz. Çarşılarda el emeği, göz nuru dökülmüş bir çok hediyelik eşya, çeyizlik bulabilirsiniz. Bir de burada bize kolonyalarını tanıtan bir bey vardı ki çarşı da onu da bulun.. Serpil'in Gezi Rehberinden geliyorum deyin, inanın sohbetine doyamayacaksınız.

Safranbolu'dan Sinop'a doğru yol alalım derken, Kristal Cam Teras'ı da görmeden edemedik. Yükseklik korkusu olanların zor gezeceği, ama görülmesi gereken bir yer burası..


Cam terastan sonra, biraz ilerde Tokatlı kanyonuna kadar indik. Bol merdivenli bir yer. Macera sevenler için hoş bir deneyim. Kanyonda güzel bir limonata keyfi yaptıktan sonra, mağaraya ulaşabileceksiniz. Mağaranın adı Bulak mağarası. 


Tokatlı Kanyonunda bol bol merdiven inen biz, Bulak Mağarasında da bol bol merdiven çıktık. Yorulduk ama güzel bir mekanı da keşfetmenin keyfine vardık. Safranbolu'ya 15 dk. mesafede olan bu mağarada bayağı serinledik. Sıcak havadan sonra bu mağaranın serinliği iyi geldi.. 

Safranbolu'yu bu şekilde bitirdikten sonra rotamızı Sinop'a doğru çevirdik.

15 Ağustos 2017 Salı

OY GİDİ KARADENİZ..CELEYRUM...


https://www.facebook.com/serpilingezirehberi/
İle günlük Karadeniz yazısı notlarımı paylaşıyorum.  Dönünce ayrıntıları burda paylaşacağim. Dönene kadar facebook'tan takip edin.

8 Şubat 2017 Çarşamba

TATTIĞIM GÜZEL BİR LEZZET "TARHANA"

UŞAK ;

Çok merak edip de gidemediğim şehirlerden biri. Uşak şehri bana Uşakizade lakaplı ailelerden dolayı soylu bir şehir gibi gelir. Ozanlar şehri diye anılır. Meşhur Karun kadar zengin lafının da yine bu şehre ait olduğu söylenir.  Çünkü bu Karun hazineleri Uşak'taki müzelerde sergilenirmiş. Uşakizade bilmem ne efendi diye de namlı bir hitabı vardır bu şehirli olanların. Bu şehir saklı kalmış bir şehir sanki. Keşfedilmeye değer olmalı, g
ezmeli, görmeli ondan sonra bu şehir ile ilgili gördüklerimizi anlatmalı.


Çok güzel bir UŞAK tanıtım videosu (Gez Gönlünce sayfasından alıntı.)


Benim Uşak şehrine düşkünlüğüm, TARHANA çorbasının lezzetinden geliyor. 

İstanbul Beylikdüzü'nde düzenlenen Turizm Fuarında Tarhana Baba ile tanıştım. Yaklaşık 4-5 yıldır her fuar zamanı giderim ve Uşak reyonundan o müthiş tarhanayı içer, sonra da kışlık tarhanamı alırım.



Her sene kurucusu Mustafa amcaya da aynı lafları söylememden dolayı da, evdekiler bana gülerler.. Beylik lafım, "Vallahi sizin tarhananızı içtiğimden beri, başka tarhanalar içemiyorum" diyormuşum. Mustafa amca da asil tavrıyla bana "Tarhanayı içinde verdiğimiz tarife göre yaparsanız,  her zaman o zaman lezzeti yakalarsınız" der. Genellikle yapımını kimselere söylemeyen ketum kişilerin aksine, aldığınız tarhananın yanına da bir tane de tarif broşürü verir.

Gezi sayfama bu yazımı yazıyorum, çünkü Uşak'a gezme sebebiyle gidecek olanların uğrayarak bu güzel çorbayı tatmalarını istiyorum. Hani Keloğlan'ın bir filmi vardı. Padişahın kızı günlerce uyurdu da, onu uykudan annesinin yaptığı tarhana  çorbasının tadı ve kokusu uyandırır, uyanır uyanmaz da uykusunda içirilen bu çorbayı sorar ve tarhananın yüzü suyu hürmetine Keloğlan'a aşık olur. Böyle her derde deva bir çorbadır TARHANA..




Tarhana Baba’nın kurucusu Mustafa Yeldanlı, bu işe 1974 yılında Uşak’ta Tarhana ve Erişte üretimi yaparak başlamış.

Zaman içinde, Bebek Tarhanası, Mantarlı Tarhana, Kızılcıklı Tarhana, Yaş Hamur Vakumlu Tarhana üretimi de yapmışlar. Mustafa bey’in Oğulları; Serdar ve İsmail bey’ler de işin içindelermiş. Mustafa amca,  işinin başından hiç ayrılmayan biri. Tüm Fuar’lara katılıp, ziyaretçilere bizzat eliyle Uşak Tarhanasını ikram ederek tanıtımını yapıyor..

Tarhana Baba Mustafa amcanın, bir diğer güzelliği de tarhana yanında verdiği lezzetli tarifi, özlü sözleri... Gerçekten keşfedilmesi gereken bir değer.

Tarhana Baba, annelerin yaptığı Tarhana’ya saygı duyarak ve kendi Tarhana’larına güvenerek diyor ki; ”Annelerden sonra ikinciyiz” .
  
Tarhana sağlığımıza nasıl yarıyor derseniz;

"Tarhana bağışıklık sisteminden damar tıkanıklığını engellemesine, bağırsak temizlemeden mide asiti düzenlemesine, soğuk algınlığından kansere karşı önemli koruma sağlamasına, çok iyi bir kolestrol düşürücü ve seçkin bir probiyotik ürün olmasına kadar bir çok şifa dağıtmakta ve bunu bazı zamanlarda profesörler derslerinde işlemektedirler."

"Taklit edilmek güzel, Şifa dağıtmak mutluluk, 
Uşak'ın adını duyurmak gurur, Sektör oluşturmak sevinç, 
Babamızın amacını yerine getirmeye çalışmak paha biçilemez. 

Yaptığı şöhret haklı, İçinde hayat saklı, 
Bu Tarhana alır aklı, Hele olursa Yeldanlı

Taklitler Aslını Yüceltir

Çorba değil, Reçetesi bin yıllık şifa kaynağı Uşak tan..." sözleriyle, Mustafa amcanın edebi kişiliğini de Tarhanayla birlikte tanıyorsunuz.


Ben çok beğendim, önermek istedim, sayfamın yeni bölümü "TATTIĞIM LEZZETLER" köşesinin ilk tavsiyesi olarak bu şifalı çorba TARHANA'yı  önermeyi uygun buldum.  

Peki pişirme sırrı ne bu tarhananın. Aldığınız paketlerin yanında size bu güzel sözlerle birlikte, bir de tarifini veriyor. Tarif şöyle;

- 1 litre ılık suya 3,5 çorba kaşığı tarhana ıslatarak karıştırıp bir kenara koyun.
- Tencereye yarım çorba kaşığı salça, az miktarda sıvı yağ ve tuz koyarak hafif ateşte karıştırarak sıvı yağın kızmasını bekleyın. Sonrasında bu karışımın üzerine önceden 1 litre suya 3,5 çorba kaşığı ıslatılarak beklettiğimiz karışımı boşaltın ve hafif ateşte göbek atımı tabir edilen kaynamaya kadar karıştırın. (tercihe göre sarımsak ve tavuk suyu ilave edin)
-  Göbek atımı tabir edilen seviyeye geldiğinde karıştırmayı bırakıp 5-10 dakika hafif ateş üzerinde bekletip servis yapabilirsiniz.
Not: Kaynama noktasına kadar karıştırılması tavsiye olunur.


Ürünlerinde katkı kullanmıyorlar. Beyaz un yerine, tam buğday unu kullanıyorlar ve 21 gün Fermenteli olarak üretimi tamamlıyorlar.  Tarhana Çorbası çocuklara, büyüklere herkese çok faydalı. Uşak’a gittiğinizde mutlaka uğrayın ve lezzetin tadına varın der tüm tanıtım sayfaları.   Gidemiyorsanız benim gibi fuarları kaçırmayın. Bu tarhanayı alın ya da internetten sipariş yapın, adresinize gelsin. Gelir gelmez de pişirin, sıcak sıcak için çorbanızı..

Satış yapanlar da sıcakkanlı insanlar. İşte bu yurdum insanları,  bu emeklerini yurdun her köşesine duyurmak istiyorlar. Bir katkı da benden olsun.



https://www.tarhanababa.com/

Tarhanacı Baba Adres: Atatürk Blv. No:43 UŞAK Tel: 0.276.2154433