İnsan bazen her şeyi geride bırakıp gitmek ister. Şehri, işi, insanları, sorumlulukları…
“Bir tatile çıksam geçer” der. Oysa çoğu zaman valizi toplarken fark etmediği bir şey vardır:
Kendini de o valize koymuştur.
Antik Yunan filozofu Sokrates’e atfedilen meşhur bir söz vardır. Ona “İçim sıkılıyor” demişler. “Tatile git” demiş. Gitmişler, yine sıkılmışlar. Sokrates sormuş: “Tatile kendini de mi götürdün?”
Bu kısa diyalog, aslında insan ruhunun en derin gerçeğine dokunur. Bu yüzden ruhuma dokunan bu söz üzerine blog yazımı kaleme almak istedim.
Aslında yapılan kaçtığımız yer değil, taşıdığımız yük. Kaçmak hiç bana göre değil, kendi mekanımı bırakıp gitmek. Çözümü hep yerimde ararım.
Ama genelde insanlar sıkıntıyı çoğu zaman dış koşullara bağlar, işleri yoğundur, şehir kalabalıktır, insanlar yorar, hava bozuktur, ekonomi kötüdür, herşey üstüne üstüne geliyordur. Kaçar ama sorunları da valizinde götürür aslında haberi yoktur.
Sanki çözüm mekân değiştirmektir.
Deniz kenarı, dağ evi, başka bir ülke, başka bir şehir,
Fakat içimizde çözülmemiş meseleler varsa, bitmemiş hesaplar, bastırılmış duygular, yüzleşmekten kaçtığımız korkular vesaire, vesaire.
İşte o zaman gittiğimiz her yere bizimle gelirler.
Manzara değişir, ama zihin aynı kalır.
Tatil elbette güzeldir. Dinlenmek, nefes almak, rutin dışına çıkmak insana iyi gelir. Ancak tatil bir “kaçış” olarak planlandığında hayal kırıklığı kaçınılmaz olur.
Çünkü sorun işte değilse, şehirde değilse, başkalarında değilse, ya o zaman.
Sorun belki de bakış açımızdadır.
Kendi içimizle barışmadan, zihnimizdeki karmaşayı sakinleştirmeden, geçmişin yükünü hafifletmeden gittiğimiz her yer bir süre sonra sıradanlaşır. İlk gün heyecan, ikinci gün alışma, üçüncü gün yine aynı boşluk.
Mesela bazı insanlar işkoliktir. Tatilde bile işle ilgilenmek ona iyi gelir. Aklını boşaltıp giden insanlardan olmadım ben de hiçbir zaman. İlla iş yürüsün, aksamasın, her şey düzgün gitsin isterim.
İç sıkıntısı çoğu zaman, kendimizle bağlantımızın zayıflaması, sürekli ertelediğimiz bir yüzleşmenin belki de sesidir.
Dış dünyada ne kadar hareket olursa olsun, iç dünyamız durgunsa hayat tatsız gelir. İnsan bazen denizin kıyısında oturur ama içinde fırtına kopar. Bazen kalabalık bir sofrada kahkaha atar ama içi sessizdir.
Peki çözüm nedir? Çözüm her zaman büyük değişimler değildir.
Kendimizle oturup konuşmadıkça, nereye gidersek gidelim aynı hikâyeyi yaşarız. Çünkü insan mekân değiştirdiğinde değil, bilinç değiştirdiğinde dönüşür.
Peki kendini geride bırakmak mümkün mü? Hayır. Ve zaten mesele de bu.
Kendimizi geride bırakmak yerine kendimizle barışmayı öğrenmeliyiz. İçimizdeki huzursuzluğu susturmaya çalışmak yerine onu anlamaya çalışmalıyız. Kaçmak yerine kalabilmeliyiz.
Belki de Sokrates’in ima ettiği şey tam olarak buydu:
Sorun tatilde değil, sorun “bendeyse; çözüm de yine “ben”dedir.
Gittiğimiz her yere kendimizi götürüyoruz.
O halde asıl yolculuk, bavulla değil, farkındalıkla yapılan yolculuktur.
Ve bazen en uzun seyahat, insanın kendi içine yaptığıdır.
Her ortamda mutlu olabilmek, her şeyin yolunda gitmesi demek değildir. Hayat her zaman istediğimiz gibi akmaz. Gürültü olur, belirsizlik olur, kayıplar olur, hayal kırıklıkları olur. Fakat mutluluk çoğu zaman şartların değil, yaklaşımın ürünüdür.
Eğer iç huzurumuz dış koşullara bağlıysa, hava değiştiğinde biz de değişiriz. İnsanlar değiştiğinde biz de savruluruz. Oysa iç dengeyi kurabilen kişi, bulunduğu ortamdan bağımsız olarak bir merkez taşır içinde. O merkez; kabul, farkındalık ve esneklikten oluşur.
Her ortamda mutlu olabilmek nedir diye sordum kendi kendime,
Mutluluk, her şeyi kontrol edemeyeceğini kabul etmek, kontrol edebildiğin tek şeyin tepkin olduğunu bilmek sanki. En önemlisi küçük şeylerden mutlu olabilmek.
Benim mottom da mutluluk, beklentiyi azaltıp şükrü artırmaktır.
Yani en önemlisi bu ŞÜKÜR.
Kusursuz anı değil, bence anlamlı anı aramaktır.
Belki de mesele, her ortamı mükemmel yapmak değil; her ortamda kendimizle uyumlu kalabilmektir.
Ve insan kendisiyle uyumlu olduğunda,dünya biraz daha hafifler.
Mutluluk, ideal koşulların ödülü değildir. Bazen kalabalık bir sofrada, bazen yalnız bir yürüyüşte, bazen de zor bir günün sonunda “Yine de ayaktayım” diyebilmekte saklıdır.
İçimizdeki huzuru inşa ettiğimizde, gittiğimiz her yer biraz daha yaşanabilir olur. Çünkü artık mutluluğu arayan değil, taşıyan biri oluruz.
Gitmek istiyorsan git.
Şehir değiştir, iş değiştir, ortam değiştir.
Yeni insanlar tanı, yeni yollar dene.
Ama kaçmak için değil, büyümek için git.
Kendinden vazgeçerek değil, kendini anlayarak git.
VEEE SAKIN ÖLEREK GİTME.
İşte en zoru o geri kalanlara, en acı geleni gitmenin.
Çünkü mesele bu hayattan çıkmak değil, bu hayatın içinde uyanmaktır.
Bir küçük Sokrates yazısı ben de neler uyandırdı, sizde okurken buna ekleyecekleriniz olursa yazın bana.
Hayatı birlikte sorgulayalım.
Bu yazı karamsar bir yazı değil yazdığım aslında, Sokrates'in "Kendini de mi birlikte götürdün" sözüne içimden geçenler.
.webp)
.webp)


.webp)
.webp)



