20 Şubat 2025 Perşembe

VİY'AANAAA KUŞATMASI



11-15 Şubat 2025

1. GÜN

İstanbul’dan uzun süre önce sömestr tatilinde gideriz diye planlanan Viyana gezimizde yaşadıklarımızı anlatmaya  başlamadan önce; çocukluğumdan beri süregelen ve devamlı “VİY’ ANAAAA” diye bahsettiğim bu şehrin esprisi nerden ağzıma dolandı diye şöyle bir düşündüm ve yazıma gülümsemeyle başlamak adına önce fıkramızı yayınlayarak gezi anılarımı yazıyorum. 

“Bir gün bir çocuk bilgi yarışmasına katılmış. Orada ona soru olarak “Avusturya’nın başkenti nedir” diye sorulmuş.

Çocuk da heyecan içerisinde bilemezken, arkadaşı ona sıkıca bir çimdik atınca, can acısıyla “VİİİY ANAAAAA” diye bağırınca. Doğru bildiniz demişler ve yarışmayı  kazanmış.”

Bizde bu nidalarla  Kanuni’nin torunları olarak,  11 Şubat 2025 Salı günü Viyana kapılarına dayandık.

Güzel bir uçak yolculuğundan sonra, Viyana Uluslararası havalimanına iniş yaptık. Metro, tramvay, otobüs gibi toplu taşımanın harika olduğu bir şehir bizi karşıladı.

Viyana Roma İmparatorluğu tarafından sınır savunması için stratejik bir öneme sahip olarak kurulan küçük bir şehirmiş. 

Osmanlı İmparatorluğu’nun Viyana kuşatması, Viyana tarihinde  ve Osmanlı tarihinde  önemli bir yere sahiptir. Tarih derslerinde 1. Viyana kuşatması ve II. Viyana kuşatmasını hep dinlerdik. Neydi bu kuşatmalar diye merak  ettim. Belki de tarih derslerinde sıkıcı olan konular şimdilerde ben de merak uyandırdı ve sizlerin de bilgi dağarcığınıza katkı olsun diye şuraya küçücük tarihten bir not koyuyorum. 

Şehir de yer yer Osmanlı izlerini görebiliyorsunuz. Viyana Avusturya’nın başkenti olup, dönemin hanedanı da mimari gelişmeyi çok güzel yapmış. O dönemin hanedanı (Habsburg Hanedanı & I. Ferdinand dönemi) birçok sanat eseri ve mimari yapının yapılmasını teşvik etmiş anladığım kadarıyla. Gotik, Barok, Rokoko, Neoklasik tarzlarda o kadar çok eser var ki, her dönem kendinden bir miras bırakmış şehre. En önemli kısım da tabii bu eserlerin neredeyse ilk günkü gibi korunması. 

Viyana; tahminimin ötesi güzellikteki mimari yapılarla dolu gerçekten de tam bir Avrupa şehri. Sadece önemli yapılar değil, herhangi bir sokağında karşınıza çıkabilecek etkileyici mimari eserleriyle de önemli bir dokuya sahip diyebilirim. Heykellerdeki zarafet, tüm renklerin tek renk olması şehre önemli bir hava veriyor.

Viyana’da dert edeceğiniz en son şey ulaşım olabilir. Mükemmel bir ulaşım ağına mevcut. Eğer bilmece gibi aktarmaları seviyorsanız burayı toplu taşıma ile gezmek tam da size göre. Biz çok zevk aldık. Tüm saraylara, meydanlara aktarmalarla yorulmadan ve de bomboş vasıtalarla üstelik mesai saatlerinde bile hep oturarak ulaştık.

Viyana’da beni en çok etkileyen özelliklerden biri de bu olsa gerek. Havalimanından S7 tramvay hattıyla otelimizin bulunduğu bölgeye geldik. Viyana içinde en sık kullanacağınız toplu taşıma aracı pek tabii U-bahn. Kendisine metro da diyebiliriz ama demeyeceğiz, çünkü U-bahn deyince anlık bir Almanca konuşabiliyormuş hissi oluştu ve burada ki metro tabelalarından sanki az öz Almancayı çözdüm gibi. Mesela Beta harfinin iki es sesi verdiğini bu yaşıma gelince öğrenmenin keyfini yaşadım.

Otelin bulunduğu yer Praterstern tren istasyonunda. Oraya çok yakın bir otel. Otelimizin adı Hotel Der Wilhelmshof. Viyana'nın merkezindeki tasarım oteli. Sakin bir sokakta yer alan Der Wilhelmshof isimli otelimiz, ünlü Riesenrad dönme dolabına ve Praterstern toplu taşıma merkezine 5 dakikalık yürüme mesafesinde, buraya yakın  U1 ve U2 hattındaki metrolar geçmekte. Bu da bizim her yere ulaşmamızı sağlamakta.  Tam olarak resim sanatçılına özgü, değişik tablolarla süslü,  her yere yakın hoş bir otel. Beğendik. Kalacaklara tavsiye edebiliriz. Oteli  Booking.com dan rezerve yaptırmış eşim. Sonra bir bakmış kendi sitesinde daha uygun. Hemen iptal edip, kendi sitesinden uygun fiyata yaptırmış. Her yere yakın, temiz ve kahvaltısı çok güzel bir otel.

İlk gün otelin yakınındaki tramvay ile panoromik bir şehir turu yaptık. Akşam saatlerine rast geldiği için ilk gün Viyana meydanını gezdik. Meşhur St. Stephan Katedralini gördük. İçerisi bayağı mistik bir şekilde ışıklandırılmış. Şehrin merkezinde olan ve Viyana'nın sembolü olan katedral gece bayağı ihtişamlı idi.


 Bir rivayete göre; Kanuni burayı almak istediği için, bu katedralde Osmanlı askerlerini ayaklar altına alan bir heykel varmış. Gece göremedik. Gündüz bir ara inceleyeceğiz.

Akşam yemeği tercihimizi Ferhat Döner diye meşhur olduğu söylenen bir Türk dönercisinde yaptık.  Yolu Viyana’ya düşenlerin kesinlikle denemesi gereken güzel bir mekan.

 

2. GÜN

Otelden çıkar çıkmak dün gece gezdiğimiz yerleri gündüz gözüyle tekrar  panoramik olarak tramvayla gezdik. Yazımın her yerinde söyleyebilirim tekrar, tekrar. Harika bir ulaşım ağı var Viyana’da. Ulaşımına bayıldık. Yollarına hayran kaldık.

Daha sonra buranın en büyük saraylarından Schönbrunn Sarayına (okunuşu Şörnburun sarayını) vardık. Viyana coğrafi konumu ve çoğu imparatorluğuna yıllarca başkentlik yapmış olmasından dolayı gerek mimari, gerekse kültürel açıdan Avrupa'nın en güzel şehirlerinden biri gerçekten de. Şehir merkezi içinde bir sürü saraylar olması da burayı cazip kılıyor.  Burada bulunan ve Habsburg hanedanının izlerini taşıyan eski kent merkezi ve Schönbrun Sarayı Avusturya devletinin başvurusu üzerine Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü tarafından dünya kültür mirası olarak kabul edilmiş. Sarayın en güzel yeri çok büyük bahçeleri. Kış dolayısıyla harika bir yürüyüş yapsak da, yaz aylarında ağaçların yeşilliği, çiçekler ile görülmeye değer bir köşe gibi

Daha sonra yine ikinci bir saray olan Habsburg İmparatorluk sarayına gittik. Burada kelebeklerin olduğu bir bahçe vardı. Gezemedik. Ama hikayesini okuduk. Sizde giderseniz kelebeklere düşkün iseniz burayı gezebilirsiniz. 

Belvedere Sarayı bugünkü 3. Saray gezimizdi. Hepsinin ortak özelliği çok güzel bahçelerinin olması.

Sarayları gezip, bahçelerinde derin nefesler aldıktan sonra yine favori mekanımız tramvaylarla aktarmalı olarak Rathaus meydanına geldik. Burada bulunan Belediye binası eski ve güzel bir yapı. Ama fiziksel güzelliğinin yanı sıra yıl boyunca farklı aktivitelere ev sahipliği yapması yönünden de burası şehrin en önemli noktalarından imiş. Rathaus konsept olarak olmasa da merkezilik açısından İstanbul’un Taksim’i veya Saraçhanedeki Belediye binası gibi. Gün içerisinde devamlı önünden geçiyorsunuz. Bizim belediye binasının önüne de  kış aylarında buz pateni pisti kurulsa, süper olmaz mıydı? E bu Rathaus’ta ki buz pateni tam da biz ordayken kurulduğu için göremeden edemezdik. Buz patenine gidenleri gıpta ile seyredip, bizde lüks olan bu aktivitenin burada sıradan olduğunu görünce hayıflanmadım değil. Güzel güzel buz pateni yapanları sadece seyrederek, görüntüler alarak oradan ayrıldık.

Bu arada tatlı yemek istediğimiz için meşhur Cafe Central pastanesine gittik. Burası Viyana’nın meşhur bir tatlı köşesi imiş.

Uzun bir kuyruk bekleyerek, içeri girdik. Buranın meşhur tatlısı Elmalı strudel (Apfelstrudel) yani elmalı turta, tarihi çok eski olan bir Viyana tatlısı.  Habsburg İmparatorluğu sayesinde 17. yüzyıldan itibaren popülerleşmeye başlayan bu elmalı tatlı, imparatorluk genişledikçe şu an sınırları Avrupa'da olan pek çok ülkenin de geleneksel tatlılarından biri haline gelmiş.  Bana göre milföye elma sar ye. Beni çok açmadı onun yerine çikolatalı tatlıyı yemeyi tercih ettim.

Ekşi elmadan yapılıyormuş, bu nedenle de Viyana’nın özel bir tatlısı olarak anılıyor.

Tatlımızı da yedikten sonra hemen şarjlarımızı doldurmak ve biraz da dinlenmek üzere otelimize geri döndük. Aramızda 2 saat fark olması burda bana avantaj sağladı. Bilgisiyarım yanımda olduğu için hem işyerimin önemli işlerine bakabildim, hem de acele olarak gezi notlarımızı yazmaya başladım. 

Bugün ki yemek tercihimizi Mc Donald's dan yana kullandık. 

3 GÜN

Bugünkü gezi planımız şehir merkezindeki önemli yerleri ve tatları keşfetmek. İlk önce Viyana’nın Hundertwasser Evi. Renkgarenk bir bina. Buranın tasarımı Avusturyalı sanatçı Friedensreich Hundertwasser tarafından yapılmış olan bir apartmanmış. Ancak gerçekten de güzel ve ilginç bir tasarım.

Landstrasse'deki Hundertwasserhaus (Yüzsular Evi) Kegelgasse bulunmakta. İlginç mimarı görünümlerle bezeli olan bu ev veya sanat evi Viyana Belediyesi tarafından halkın seyrine açılmış.  Diğer evlerden en büyük farkı binanın hiçbir yerinde düz öğe kullanılmamış olması ve dış yüzeyinin rengarenk olması buraya turistik bir hava kazandırmış.

Mimar Joseph Krawina tarafından planlanmış ve asıl işin sanat yönünü yapan Friedensreich Hundertwasser tarafından hayata geçirilmiş ve bir sürü  ağaçlar ile  terasları yeşillendirilmiş bina, her yönü ile ilginç bir yapı
Viyana’nın bende uyandırdığı en önemli şeylerden  biri binaların dış cephelerindeki mimari sanat, diğeri de heryere kolaylıkla ulaşım sağlayan tramvay ve metro ağları.

Her evin hala eskisi gibi estetik olması, yenilerinin de onlara adapte olacak şekilde yapılması.

Daha sonra meydanda bulunan Veba heykelini ziyaret ettik. 1679 yılında kenti kasıp kavuran son büyük veba salgını sırasında kenti terk eden imparator I. Leopold, salgının sona ermesi hâlinde bir veba anıtı adamış, veba salgını bitince de bu heykeli şehrin meydanına dikmiş.

Yani şehir mimarlığı burada  uç noktada.

Daha sonra yine tramvaya binerek meşhur Viyana vals ve operaların olduğu Opera binasını ziyaret ettik.

Viyana'yı Viyana yapan en görkemli bina burası deniyor. İçeriyi gezemedik ama özellikle opera binasının mimari yapısını bile incelemek; operayı izlemek kadar sizi mest edebiliyor insanı.

Viyana valsi de en sevdiğim estetik danstır. Viyana valsi, dansçıların sürekli olarak liderin sağına (doğal) veya soluna (ters) doğru döndükleri, aralara dönüş yönleri arasında geçiş yapmak için dönmeyen değişim adımları serpiştirilmiş bir döner dansmış. Söylediklerine göre Almanlardan geçen bir dansmış ama burada estetik kazanmış bence. 

Daha sonra Viyana'nın meşhur sokaklarında gezdik.  Buranın en önemli unsurlarından biri olan Demel Pastanesinin keşfine çıktık.

Viyana’nın ikonik tatlı adresi Demel Pastanesi’nde Kaiserschmarrn lezzetini tadın ve büyüsüne kapılın  diye yazılanlara aldanıp, büyüyü bozduk. Rezalet bir tat.  1786’dan beri tarihe tanıklık eden Demel, sadece Avusturya mutfağının değil, kraliyet sofralarının da vazgeçilmez tatlılarındanmış. Aynı zamanda İmparator Franz Joseph'in favori durağı olan bu pastanede, Kaiserschmarrn gibi kraliyet tatlılarını yerinde denemek istedik. Kraliçe’nin gizliden Demel’den tatlı getirmesinde bir iş vardır dedik.  Demel'e girişte sırada beklememek için sabah erken saatlerde gitmek veya paket servis penceresini kullanmak tatlıya daha çabuk ulaşılabildiğini söylediler.   Aman keşke ulaşamasaydık bu tatlıya. İnternette yazılanları şiddetle reddediyorum. Rezalet bir tatlı tek kelimeyle.

Tarifi benim gözümde şöyle, yani evde krep yaparsınız da hamuru bir türlü pişiremezsiniz, amaan böyle kalsın diye karıştırın gitsin. Hatta pişmeden hamur çiğ kokusu ile çıkarın üzerine de evde kalmış erik marmelatınızı boca edin. Görünüş önemli değil, çarpuk çurpuk. Alın size meşhur Viyana tatlısı. Yazık, Beklenen kuyruğa, verilen paraya.

Daha sonra Aziz Stephan Katedralinde Kanuni Sultan Süleyman’ın Viyana kapılarına dayanmasına içerleyen askerlerin, Osmanlı askerini ayaklar altına aldığı heykeli aradık bulduk.

Burayı dolaşırken de en önemli izlenimim. Binaların harika dış cephe tasarımları. Eskiden İstiklal caddesinde binalarımız ne güzel, turistler buraları görmeli derken, zaten Avrupa'daki tüm binalar İstiklal caddesinin bin katıymış. Gezip görmekle bunları Avrupa şehirlerinde daha iyi anlıyorsunuz. 

Bina siluetleri, ulaşımları ve binalarıyla güzel bir şehir. Yazımı gün gün yazdıkça belki bütününde bu kelimeyi çok sık kullandığımı göreceksiniz.

Bugün ki yemek tercihimiz. Meşhur pizzacı diye rezervli geldiğimiz bir Praterstern yakınlarında bir yer. Herzaman ki gibi Margarita pizzalarımızı yedik. Ama hiç beğenmedik. Üstelikte çok dolu. Rezerv yapmadan yiyemiyorsunuz. Yapmasaydık bilemezdik.  

4. GÜN

Bugün, önce otel çevresinde bulunan tüm market Lidly, Aldi, Penny, Billa isimli bilumum marketleri keşfe çıktık. Küçük bir alışverişten sonra Viyana’nın Müzeler (Museumsquartier) Bölgesi denen özel bir bölgesine geldik. Yine buraya tramvay güzergahında çevre gezisi yaparak geldik. Daha sonra önerilen Çerkez dayı  heykelini keşfe çıktık. Çerkez dayı heykeli Viyana da bir binanın köşesine yapılmış küçük bir heykelmiş. Hikayesi de; 1. Viyana kuşatması sırasında, burayı almaya gelen Osmanlı askeri olan bir yeniçeri. Çok büyük kahramanlıklarla buraya gelmiş gelmesine de, bakmış ki arkasında kimse yok. Yiğitçe çarpışmış ve burada şehit düşmüş. O zamanın imparatoru bu düşman da olsa çok çarpıştı. Bu kahramanlıklarından dolayı şuracığa bir heykelini dikelim demiş. Yüce gönüllülük. Sağolsun bizlerinde orada ruhu şad olsun dememize sebep oldu. 

Çerkes dayının gezisinden sonra Donau Zentrum alışveriş merkezini gezdik. Burası Viyana’nın en büyük alışveriş merkezlerinden biri imiş. Nerdeyse karşıdan karşıya geçmenize gerek kalmadan tüm alanı kaplayan bir mekan. Türklerin de en çok uğrak yerlerinden biriymiş. Sadece burayı görmek için güzel bir tren yolculuğu yaparak gezdik. Daha sonra da açık hava meyve, sebze ve et (Naschmarkt) pazarını gezdik. Buradaki satıcıların biraz yılışıkca seslenişi beni Türk veya Arap olmalarından dolayı üzdü. Neden böyle bir milletiz, neden hemen müşteriye böyle ifadeler yapıyoruz onları anlamıyorum. 

Ferhat Döner de yine bu gece ki yemek seçimimizdi. Gerçekten de Viyana ya gelen herkesin kesinlikle  döner menülerini denemesi gerekmektedir. Çok lezzetli ve ustaca yapılmış bir yer.

5. GÜN

Bugün otel çevresinde kısa alışveriş turlarından sonra, otelimizin güzel kahvaltısını yaparak saat 11.30'daki trenimizle Havalimanına doğru yola çıktık. 

Viyana’dan unutamadıklarımız,

  • Seçtiğiniz süreye göre önceden biletinizi alıp, haftalık olarak aldığınız bu biletle metro, otobüs ve tramvaylara  binebiliyorsunuz. Biletinizi almanız önemli, kimse kontrol etmiyor ama kontrol ettiklerinde almazlarsa yüksek ceza uyguluyorlarmış.  Bu da yüksek güvenilirlik. Gerçekten de ulaşım müthiş rahat.
  • Tüm binaların dış cephelerinde güzel ahenkler. Harika heykeller. Güzel binalar.
  • 3 gün yeterli bir şehir. Planınızı güzel yaparsanız yeterli
  • Ferhat dönerde muhakkak döner yiyin.
  • Meşhur Viyana valsini seyredemedik. En yakın zamanda Türkiye de bir vals izlemeye gideceğimize eşimle karar verdik. Bilindiği üzere vals Viyana’ya ait bir danstır. Viyanalı bir meyhanecinin oğlu olan Johann Strauss çiftlerin  dönerek yapılan bu ahenkli dansı dünyaya duyurmuştur.
  • Uluslararası araştırma şirketi Mercer'in her yıl yayınladığı yaşam kalitesi araştırmasında Avusturya'nın başkenti Viyana üst üste 9'uncu kez dünyanın en yaşanılası şehri seçilmiş. Kiraların uygunluğu, fiyatların ödenebilir olması tercih edilen şehirler arasında. 

İşte böyle güzel bir yolculuk sonrası,

Viyana’da bıraktık bizler de hoş bir seda,

Döküldü dudaklarımızdan Ey Viyana ELVEDA.

 

 

 

 












 




9 Şubat 2024 Cuma

Cumalıkızık'da tarih kokan bir ev "Küpeli Ev"

 

Bursa UNESCO Derneği tarafından, UNESCO dünya mirası listesine giren tarihi Osmanlı Köyü Cumalıkızık’ın en eski evi olan ‘Küpeli Ev’, muhteşem tarihi yapısıyla adeta kendine hayran bırakıyor. Köy halkının yardımlarıyla müze haline getirilen ‘Küpeli Ev’, köyü ziyarete gelen turistler tarafından yoğun ilgi görüyormuş. 


Bizde bu evin işletmesiyle ilgilenen Nuran Hn ile keyifli  röportaj gerçekleştirdik.



7 Şubat 2024 Çarşamba

İstanbul a yakın, gelinebilecek bir mekan Oylat kaplıcaları

 Bizans Tekfurunun kızı iyileşir de biz  de iyileşmez miyiz dedik ve İnegöl Oylat kaplıcalarına geldik. 


21 Ekim 2023 Cumartesi

İSPANYA, VALENCİA

Almanya'da okuyan oğlum kongre için İspanya Valencia'ya gidince, hemen ilgi alanımıza girip, nasıl bir yer diye okurken, "hele oğlum, gezdin gördün, güzeeel deeee, ama video çekmezsen ben ve takipçilerim nasıl öğrenecek" dedim.


Oğlumun objektifinden küçük de olsa güzel bir video geldi. 

(videomuzu tıklayıp seyretmeyi unutmayınız.)

Okusan da, yazsan da, seyretsen de,  yerinde dünya gözüyle görmediğin hiçbir şey aynı hazzı vermese de, amaaa insanın oğlu çekince de bir başka oluyormuş. (Ana yüreğiiii... o gezsin,  ben gezmiş kadar oluyorum diye bir duygusal anekdot)

Valencia'yı gezen oğlumun merakından, bu şehir nedir, ne değildir diye şöyle bir baktım.

Her zaman ki gibi çalışkan Romalılar kurmuş. Şehir İspanya'nın 3. büyük şehri imiş. 
Zamanında Araplar ve Aragonlar göç edince, şehir oldukça kültürel ve ekonomi anlamında destek almış. Roma kolonisi olduğundan Valenita denmiş, anlamı "savaş" ya da "cesaret" olduğu söyleniyor. Endülüsler Balansiya demiş. Bizlere de değiştirmek düşmez, biz de "Vaalensiyaaaaa" diye sesleniyoruz. 

Akdeniz'in en büyük ticaret merkezi ve ekonomik olarak da en güçlü şehirlerindenmiş diyerek noktalıyorum. 


Siz videoyu izleyiniz, yorumlarınız beğenileriniz de bir parmak ucu kadar size yakın olsun.

Size iyi günler, hayatı bilene, dünyayı gezene sorduk.

 İspanyolca da   "adiós"u da şuracığa koyduk. 

24 Temmuz 2022 Pazar

PARİS-----MÜNİH TREN HATTINDA GEZDİKLERİMİZ GÖRDÜKLERİMİZ

Paris'te 1 hafta gezip, sonra da trenle Münih'e gitme fikrimiz taaa kıştan başlamıştı. Eşimin ucuz uçak, tren, müze gibi bilumum yerlere kıştan uygun bilet alması, o tarihlerde bana "ayy erkenden ne gerek var" dedittirse de günü ve saati gelince, güncel bilet fiyatlarını görünce "Amaniiiin" diye sevindirdi. 

İstanbul'dan Paris'e, Antalya'ya giden uçak bileti fiyatına gitmenin keyfiyle yola çıktık.

Paris havalimanına indik, ordan ........ metrosuna geçerek Ger De Est tren istasyonuna geldik.
Otelimiz gara çok yakın olan Paris Oteli idi. Bunu seçmemizin nedeni hem merkezi otel olması, daha sonra buradan trene binip Münih'e geçeceğimizden lokasyon bakımından güzel bir seçimdi.

Bizim İstanbul'daki akbil gişeleri gibi yerden önce tek kullanımlık biletler aldık. Sonra ki günlerde eşim haftalık kart aldı. Bu kart ile tüm Paris'i sorunsuz ve de sınırsız gezdik. 

Gar De Est  garından otele yürüyerek geldik. Hemen ilk günün heyecanıyla ne yapabiliriz diye düşünerek, sırtımızı ............ garına alıp kendimizi aşağı doğru yürüyerek salınca bir de ne görelim. Sen nehri boylu boyunca karşımızda .  Sen nehrinin kıyısından ilk günü Eyfel'i görme heyecanıyla yürümeye başladık. Nerdeyse ............ km yol ama yeni yerler keşfetmek adına güzel bir yer.

Gar De Est 'den Sen nehrine yürüme yolunda göze ilk çarpan yol kenarlarında pislik içinde yatan insanlar, bir sürü zenciler ve insan sefaleti. 

Bu gelişmiş bir ülkeye yakışmayan bir görüntü. 
Sen nehri boyunca yürüyerek, eyfel kulesine vardık. Eyfel kulesi yapım hikayesi.

Sen nehri kenarından ............... teknelere binerek akşam saatinde güzel bir tekne seyahati yaptık. özellikle teknenin yan kıyısına binerseniz daha yakından her yeri görebiliyorsunuz


Kızım da uyanan ilk intiba. Sokaklar ne kadar pis 

Paris Sen nehri kenarında yürüyüş yapmak, hangi mevsimde olursanız olun, en güzel yapılan aktivite.
Yürürken sokak müzisyenleri, banklarda oturup birşeyler yiyenler, renkli kişilikler, değişik insan profilleri hepsini görebilirsiniz.
Yürüme rotanızda Pont Des Arts denen bir köprüyü de geçiyorsunuz. Burada asma kilit taktıkları için turistlerin de cazibe merkezi. 
Bu köprüler, kilit takılarak sonsuz aşkların sembolü olarak nitelendiriliyor. Acaba bu kiliti takip birbirine bağlanan evli, çoluk çocuklu olan var mıdır? Yoksa ayrılıp kiliti nehre atan. Sadece güzel turistik bir görüntü. 
Sen nehri kenarı, resim yapan, müzik dinleyen, internette gezinen kişilerin muhakkat yer bulabileceği hoş bir alan. Yürüme yolu üzerinde kartpostallar, posterler ve hediye eşya satanları da görürsünüz.
Kısaca aslında burası öğleden sonrayı geçirmek isteyenler için aslında çok güzel bir rota.
Biz de akşam saatine yaklaşmasına rağmen, ki Paris'te hava saat gece 23.00'de kararıyor. O bakımdan güneş geçdikten sonra yürüyüşü tercih edebilirsiniz.

 Nehir kenarındaki en önemli eserlerden biri de Notre Dame. Yürüyerek oraya daha sonra ziyaret edeceğiz, bugün tekne ile önünden geçelim diye şöyle bir uzaktan bakarak, Esmeralda'yı ve onu çok seven Notre Dame Kamburu Qasimodo'yu hüzünle anarak teknelere doğru yürümeye devam ettik. 

Daha önce Paris'e geldiğimde sadece aklında kalan Pont Alexandre III köprüsü tüm ihtişamıyla karşımda duruyorda. Hatta 2000 senesinde yani 21 yıl evvel buraya geldiğimde bu köprünün ihtişamı gibi neden bir Galata Köprüsü yapmıyorlar diye de belediyeye de yazı yazmışlığım vardır.

Bu köprü, bir ucunda Musee des Invalides, diğer ucunda Petit Palais ile Grand Plais'i görebileceğiniz muhteşem bir köprü. Köprü üzerindeki heykel ve kabartmalar görülmeye değer. Burada düğün fotoğrafları çeken, manzaranın keyfini çıkaranlarla dolu. 

Tek kelimeyle muhteşem bir eser. 

Seine Nehri Kenarında Yürüyüş

Muhteşem köprüden sonra sizi tüp ihtişamıyla Eyfel karşılıyor. Ara sokaklardan görülen, yürüdükçe yaklaştığınızı sanıp, aslında uzak olan Eyfele yaklaştığımızda gördüğümüz hayal kırıklığı. 

Çünkü etrafını olası terör olaylarından dolayı tamamen kapatmışlar. Yine de tüm ihtişamıyla duran bir demir yığını ... Ama dünyayı başına toplayan.

Daha sonra Eyfelin kenarından bilet alarak uzunca bir sırayla tekne turlarına bindik. Yaptığımız uzun yürüyüşü bu sefer de tekneden görererek tüm Sen nehri kenarını dolaştık. Burada en keyifli yanı sen nehri kenarındaki insanların sizlere el sallaması, sizlerin de onlara el sallayarak karşılık vermesi oldu. Dolu dolu tekneler sırasıyla Sen nehri üzerinde süzülüyordu. akşam saatinde yapılacak en güzel gezi. Şiddetle tavsiye ediler.

Aynı yolu Eyfel meydanından tekrar otelimize giden metroya binerek döndük.

Otel bayağı geceleri gürültü olan bir muhitte idi. bütün gece otobüsler çalışıyor ve zenciler gündüz gibi bağırıyordu. İstanbuldan alışık olduğumuz bir sesle uyumuşuz

2 gün  meşhur Champs-Elysees yani Şanzelize caddesinden turumuza başlamak istedir. Paris'de tüm sokaklar yürüyerek gözünce anlaşılabiliyor. Birçok ünlü markanın şubesi bulunan bir cadde. Sonunda ki zafer takıyla biten renkli bir cadde.   Şöyle yol kenarı kafetaryalarda oturalım da desek yine kendimizi renkli çiçeklerle süslü Mc Donald'da bulduk. Hem birşeyler yedik, hem de gelen geçeni seyrettik. O an arayan olaydı, "sizinle konuşamayacağı, Şanzelize'deyiz caaanım " diyemedik. Sadece öyle baktık. Akşamı na yeğenimle buluştuk. Ters Köşe Restaurant bize göre çok değişik bir yere gittik. 


3 gün 
Versay Sarayı bugün kü durağımız Sabah otel yanında güzel bir kroasan ve kahve içilen bir yer vardı. orda kahvaltı yaparak, Tren ile versay'a doğru yola çıktır. 
Trendern inince saraya giden otobüslere bindik. otobüsden inince bayağı yürüme yoluyla saraya vardık. Biletlerimizi önceden istanbuldan aldığımız için direkt beklemeden içeri girdik. sarayı gezdik.

Bahçeleri gezmek istedik ama güneş altında saatlerce beklenen trene bindiğinizde sizi bihçelere sokmayıp yalandan bir tur attırdığını gördük. Saray tarihçe ve resimelri ekle

Akşam biraz dinlendikten sonra Ressamlar Tepesine doğru otobüse bindik. Burası gerçekten de görülmeye değer güzellekte bir yerdi. Finüküler ile indik. tarihçesi

indiğiniz yerde dondurmacı vardı. gül dondurma yedik. otele yürüyerek inerek pizza alarak döndik. 

  
4. gün Loure Sarayını gezdik. Mona lisa ve diğer islami eserleri görerek bir güna ayırdık. 
Akşamda ir gün evvel gezdiğimiz Versayı yaptıran kralın doğduğu sarayın şatosunda havayi fişet gösterilerini seyrettik.


5 gün yolculuğumuz Disneyland. Tarihçesi.
Pariste yaşayan yeğenimin bize göstermiş olduğu güzel bir kıyaktı. Bir sürü yere girdik. Akşam 23'de de 30 yıl sebebiyle güzel bir havayi fişet gösterisi seyrettek.

6 gün. Eyfeli gören bir tepeye gittik. sonra da paris cafeteryalarında şöyle bir kahve içelim dedikodu yapalım dedik. Kursağımızda kaldı. Yanımda olan kadın türkmüş, demek ki neymiş dikkat etmeliymiş. 

Tekrar sacre dor a gittik. Kızıma Ressamlar tepesini gösterdik. Saat 16:00 da bavullarımızı alarak trene doğru geldik. 

Münihe 4-5 saat süren bir yolculuk trenle.. inanılmaz keyifli. muhakkak tren yolculuğu yapın yurt dışında hızlı trenler çok güzel.

6 gün eyfeli gören binanın etrafı kafede oturma, türkçe konuşma dedikodu, sonra finükiler ile sacre dor dondurmacı. ordan gel otele bvullara al trene. 

 Münih'e geldik. Oğlumla buluşma.


7. gün münih meydan yürüyüşü İngiliz garden de oturma dondurma ve hamburger yeme. sonra eve dön

8. gün göller bölgesi. satoya git. satoda yürüdük. uzunyürüyüş. gölde yüzdek
9. gün evde dinlenmese. germening yürümece. 
10 gün salzbur kaleye sçkış, sebze kahvaltı. kaleye çık. kale yolu güzel. mozarjın evi. kafeler dondurma mozart çikolata.
11. engiliz bahçesi. yasak denen yerde atlayarak yüzme.
12, aytacın önerdiği yerleri gezdik. mühin meydanda oturmaca.
12. franfurt gezmesi. akraba ziyareti.
İstanbula dönüş hazırlıkları 

24 Kasım 2021 Çarşamba

MÜNİH'TE 3 GÜNDE NELER YAPILIR?

3 günlük apar topar bir Münih ziyareti yapalım dedik ve doktorasını yapan oğlumun yeni memleketi, yeni evi diyerek küçük bir iadeyi ziyarette bulunduk.



Onun için Münih'te kalınacak yerler linki veremiyorum. Link Oğlumun evi. Germering kasabası, trene yakın, güzel bir öğrenci evi.

Siz bu yazımda, Münih'te nerede kalınacak yerlerini ne yazık ki bulamayacaksınız. Misafir ol git oğluma, börekler açar sana diyemeyeceğim, öğrenci evi, siz yolunuz düşer de bu yazıyı okudum da size bir merhaba diyeyim derseniz, bir kahvesini içersiniz, başının üzerinde yeriniz olacaktır.




İstanbul'dan Münih'e 2 saat, 40 dakika süren bir uçak yolculuğundan sonra, belgelerimiz elimizde, uzun ip belimizde diyerek polis kontrolünden ummadığımız şekilde kolayca geçtik. Aşı kartları, davet mektubu, bir de bilgi giriş formları doldurma işlemini dosya halinde sunarsanız herhangi bir problem kalmıyor.

Europcar'da kiraladığımız araç ile Germering kasabasına doğru yola çıkmadan önce, Münih'te panoramik bir tur yapmak istedik. Burası için araba kiralamak gerekli miydi? Aslında çok da gerekli değildi belki, ama bizim günümüz az olduğundan ve ilk defa ne ile karşılaşacağız bilemediğimizden o araç kiralanacak dedik. Tren ve metro ile şehrin merkezlerine ulaşmak daha kolay olduğundan, tren yoluna yakın bir bölgede konaklarsanız, arabaya hiç ihtiyacınız olmayacaktır. 
Günlük aile biletleri alırsanız, ulaşımınız size daha da uyguna gelecektir.

1. GÜN

Münih, Almanya'nın Bavyera eyaletinin başkenti olduğundan gerçekten de güzel bir şehir. Havalimanından arabayı teslim alır almaz, Münih içerisinde araç ile panoramik bir tur yaptık. Dediğim gibi araç park yeri merkezde bayağı sorunlu. Ama rahatlığına da laf olmaz.

Panoramik turdan sonra bir yere park ederek, meydanda ki simgesel ve hoş binaları, kiliseleri ve gezebilecek diğer noktaları planladık. Münih şehir merkezi güzel kiliseler, tarihi binalarla çevrili bir tam gününüzü alabilecek bir yer. İşin içine alışveriş yerlerini de gezeyim derseniz, tam 2 gününüzü buraya ayırabilirsiniz. Meydanın tam ortasında, 1638 yılında Meryem Ana sütunu yani Mariensaule dikilmiş. Meydan ismini buradan almış diyorlar.



Marienplatz denilen Münih Meydanında beni ilk cezbeden tarihi giriş kapısı ve Belediye Binası.

Videolarımda buralarla ilgili tarihçe anlatımında oğlumdan faydalandım. Gerçekten de güzel hikayeleri olan meydan ve binalar.

Biraz panoramik gezi yaptıktan sonra, kalacağımız yer olan Germering'e doğru yola çıktık. Germering'te Münih'e 20 dakika mesafede güzel bir yerleşim yeri. Orda bavullarımızı indirip, bir dinlenme, yeme içme, ihtiyaç molasından sonra sırt çantalarımızla ve bu sefer tren ile Münih meydanına yeniden geldik. S8 Germering tren istasyonundan, Münih meydana giden trenimizin numarası. Marienplatz'a direkt bu hatla ulaşabiliyorsunuz. Bilet kontrolü yok ama kimse bilet almadan binmiyor. Yüksek güvenilirlik.

Marienplatz meydanı. Münih'te ilk gezilebilecek, alışveriş yapılabilecek, güzel simgesel binaların olduğu kalabalık ve hoş bir meydan.

Marienplatz'daki görkemli belediye binası çok hoşuma gitti. Bu belediye binasında çalışmak ne hoş olurdu. Otantik bir bina. Binanın adı Neues Rathaus.


Belediyeden çok, müzeyi andıran bir bina. Türkçe'de Yeni Belediye Sarayı anlamına gelen 'Neues Rathaus' adıyla anılan ünlü binanın içinde, yönetim birimlerinin kullandığı oda ve salonların yanı sıra, zemin katında turizm danışma bürosu ve restoran da bulunuyormuş. Üst katından da panoramik olarak meydanı izleyebiliyormuşuz. Akşam saatine denk düştüğümüz için yukarıya çıkamadık.


Rathaus’un diğer bir önemli yanı ise Glockenspiel. Her gün saat 11:00’de gerçekleşen gösteriyi yaz aylarında 12:00 ve 17:00’da izleyebiliyormuşuz. Muşuz diyorum biz izleyemedik. Sadece okuduklarımızdan gördük. Binadaki saatte 43 tane çan, 32 tane de figür bulunuyormuş. Ayrıca, üst kısımda birbiriyle savaşan figürler bulunuyor. Çanların çalmaya başlamasından sonra buradaki savaşan figürler dönmeye başlıyormuş ve bu gösteri çok görkemli bir şekilde devam ediyormuş. Biz o saatine rast gelemediğimizden bu gösteri hakkında bilgi bu kadar. Ama seyredenler çok güzel olduğunu söylüyor. Zaten binanın kendisi görkemli. Çok beğendiğimi bir kere daha ifade edebilirim. Bizim belediye binalarımıza da böyle bir dizayn yapılabilinir.




Burada yürürken, Altes Rathaus'un hemen yanındaki bu Juliet heykelinin sağ göğsünün aşındığını gördük. Yine İtalya'da gördüğümüz Juliet heykelindeki hikayedeki gibi bu göğsü tutarsanız dileğiniz gerçek oluyormuş. Sadece baktık, bugüne kadar bir sürü böyle batıl inançları yaptık olmadı deyip, heykeli kendi halinde bıraktık.

Heiliggesitkirche, Viktualenmarkt’ın hemen yanında bulunan bir kilise vardı. Kilise 14.yüzyılda inşa edilmiş gotik kiliselerden biri imiş. 2.Dünya Savaşı’nda ağır hasar aldıktan sonra 1991 yılında özellikle iç kısmı son halini almış. Şaaşalı güzel bir kilise.

Bu yürüyüşün sonunda güzel bir meydan pazarı var. Viktealenmarkt. Bizim Beyoğlu Balık pazarı veya Eminönü Mısır Çarşısı tadında bir pazar.

Viktualenmarkt, Marienplatz’a gitmişken gezi programına almanız gereken yerlerden biri. St.Peterplatz’ın tam karşısında bulunan açık bir pazar. Hediyelik eşyadan çiçeğe, peynirden et ürünlerine kadar birçok şey burada mevcut.




Her zaman kalabalık olmasına rağmen saat 20:00 gibi buraların kapanmaya başlaması bizleri şaşırtıyor. Oysa turist yoğunluğu var. Halkla alışsa gider. Ama Alman disipliniyle her yer akşam sekiz gibi kapanıyor. Pazar günü de böyle her yerler kapalı imiş.

Bu pazardan ayrıldıktan sonra, uzun bir Münih Meydan yürüyüşünden sonra tren ile Germening'e döndük.

2. GÜN

Sabah erken kahvaltıdan sonra Germering'de bulunan Aldi, Lidly, Rewe gibi 3 büyük marketler zincirinin içini gezdik. Zamanımız az olduğu için dönerken neler alabiliriz yakınlarımıza diye durum ve fiyat tespiti yaptık. Fiyatlar buraya göre iyi, Türk parasına çevirince vay anasına diyebilecek kadar da kötüydü.

Ama parayı sadece birim olarak düşünüp, kafamızdaki matematiksel dönüştürücüyü reset ederek, sadece bir Almanmış gibi düşünerek alışverişlerimizi tamamladık.

İkinci günümüzü İngiliz bahçelerine ayırdık. Gerçekten de Almanya'da Fransız bahçelerinden esinlenerek yapılmış bahçe, saray ve alanlar çok güzel bir görsellik kazandırmış. Ama İngiliz bahçesi deniyor. Orayı anlayamadım. 

Bizimle kıyaslarsanız en güzel yanı, şehrin ortasında herkesin hemen ulaşabileceği park yerleri olması. Bizde Gülhane parkı dışında, şehrin içinde böyle yapılara ulaşmak biraz zor.

Önce yapım hikayesini dinleyince, bir ana olarak, oğlan doğurdu diye karısına saray yaptırıldığını duyunca hayıflanmadım değil. Valide sultanlardan, İngiliz kraliçelerinden, Alman soylularından tutun da eski zamanda herkes karısına ya çeşme, ya saray yaptırıyormuş. İçlenmedim değil hani.



Nymphenburg Sarayı, 1664 senesinde Ferdinand Maria tarafından eşi Adelheid von Savoyen'e oğlu Max Emanuel'in doğumu dolayısı ile hediye olarak yapımına başlanmıştır. 1918 yılında gerçekleşen devrim ile saray kamu malı haline gelmiş ve Wittelsbach ailesine oturma hakkı verilmiş. Etrafı Fransız bahçelerini süsleyen bir dizaynla çevrelenmiş. Fransız bahçeleri düzenli oluyormuş, İngiliz bahçeleri doğal.

Buradan tekrar meydana yakın yerde bulunan, Odeon meydanı denen bir meydana geldik. Bu meydana bayıldım. Binalar çok görkemli.

Odeonplatz Münih’in görülmesi gereken meydanlarından biri gerçekten de. Theatinerkirche’nin yanı sıra Feldherrnhalle de bu meydanda bulunuyor.   Feldherrnhalle, Bavyera ordusunun onur sembolü imiş. Burada askeri liderler Johann Tilly ve Karl Philipp von Wrede’nin heykellerini yapmışlar. Hitler ordusunun ve Bavyera ordusunun karşı karşıya geldiği yer olmasından dolayı da tarihi öneme sahipmiş bu meydan...


Saint Peter Kilisesi Marienplatz’ın hemen karşısındaki Petersplatz’da bulunan bir kilise. Şehrin en güzel kiliselerinden biri. Kilise aynı zamanda Münih’in en eski kilisesi olması özelliğini taşımaktadır. 11. Yüzyılda inşa edilmiş ancak daha sonra yangında hasar görmüş ve yeniden inşa edilmiş. Sadece kulesi orijinal haliyle bugüne gelmeyi başarmış.

Odeon meydanındaki en beğendiğim yapılardan biri de Theatinerkirche kilisesi. Bence Münih’deki en muhteşem kilise. Sebebi ise tamamen beyaz olması. Genellikle ihtişamlı olan kiliselerin aksine bu kilise ihtişamını sanırım sadelikten alıyor. Bakmaya doyamayacağınız güzellikteki heykeller, süslemeler gerçekten bugüne kadar gördüklerimin en iyisi.. 1663-1690 yılları arasında İtalyan mimarlar tarafından Roma’daki Sant’Andrea della Valle kilisesinden esinlenilerek yapılmıştır.







Yine bu meydanda Cuvilles Theater var imiş, burayı görmeden, tiyatro seyretmeden dönmeyin deseler de vakit darlığından görmeden döndük. Ama oğlum burada Kuğu gölü oyununu seyredecekmiş. Bize hava attı. biz de onun yolladığı resimlerden ancak görebileceğiz.

1751-55 yılları arasında Maximillian Joseph III tarafından yeni tiyatro olarak yaptırılmış. Başlangıçta sadece mahkeme üyelerine hizmet vermiş. Başta Mozart’ın Idomeneo’su (1871) olmak üzere bir çok esere ev sahipliği yapmış. 18 Mart 1944’te imha edilmesinin ardından 1945-1951 yılları arasında yeniden inşa edilmiş. Biz resimlerde ve dışarıdan görerek yetindik. Siz gidin iyi olur.





Maximilinstrasse Münih’in en önemli caddelerden biri. En ünlü markalara da ev sahipliği yapan cadde, Residenz Muzeum’a oldukça yakın bir konumda bulunuyor.

1852 yılında yapımına başlanan cadde mimar Georg Friedrich Christian Bürklein'in eseri imiş.
 Max-Joseph-Platz’ta başlayıp Isar’a kadar uzanıyor, biz hepsini gezebildik mi.. Hayııır.

Yolun sonunda güzel Englischer Garten bizi karşıladı. İsar nehrinden akan nehirde artistik gösteriler yapan  sörfçüleri gördük. Bu bahçe ise tam bir harikaydı.




Bence Münih’in en en en mükemmel yeri burası. Uçsuz bucaksız yeşillik, ortadan geçen sakin bir nehir, her yerde dolaşan çeşitli hayvanlar... Yaşadığınız şehirde bundan başka ne isteyebilirsiniz ki?

English Garden’ın bir köşesinde nehrin akış yönüne bir set koyup dalga yaratmışlar ve burada inanılmaz bir keyifle sörf yapıyorlar.

Gençlerin buz gibi suya sanki yazdan kalma bir gün gibi atlaması sizi durduğunuz yerde üşütüyor. Ama üzerindeki dalgıç kıyafetleriyle onlar bunu zevkle yapıyorlardı.

Odeonplatz’a gitmişken hemen yanındaki Hofgarten’a uğramak güzel olurmuş ama orayı fazla gezemedik.

English Garden'den dönerken Münih’te kalan 3 şehir kapısından biri Isartor... 2.Dünya Savaşı’nda zarar gördüğü için orijinaline bağlı kalınarak restore edilmiş. İsmini Isar nehrinden alan kapı, bir müzeye bir de kafeye ev sahipliği yapmaktadır. Sadece dışardan baktık. Oğlumdan bilgi aldık. İçini gezmeye vakit bulamadık. Çünkü artık gün bitmiş, teletabiler evlerine dönmeye başlamıştı.

Biz de S8 trenimize Münih meydanından bindik ve Germering istasyonunda inmek üzere yola koyulduk.

Bugünkü yürüyüş 25000 adım yani 15 km imiş. Ayaklarıma kara sular mı inerek, yerimden artık kalkamayacağımı zannederek, kısaca pelt bir şekilde evimize döndük. Meydanda güzel tavuklu bir salata yediğimiz için karnımız çok acıkmamıştı. Ama eve gelince acıktık mı ne diyerek güzel bir akşam çorbasıyla günü sonlandırdık.

3. GÜN

Almanya deyince akla Nazi'ler. Nazi deyince akla işkenceler gelir. 3. günümüzü insan soykırımını derinden hissedilebileceğimizi sonradan anlayacağımız Dachau'ya ayırdık. İçimiz acıdı, kızdık, hatta buraya para almadan gezeceksiniz dediklerinde, bu günah çıkarma mı acaba diye insanlık ayıbı olduğunu düşünerek gezdik. Dachau gaz odalarıyla, insanların yakıldığı fırınlarla, 2000'e yakın kurulan barakalarla ve her milletten insanın tıka basa yaşadığını sandığı (yaşamaksa) bir yer.




Dachau... Alman ayıbı... İnsanlık dramı... Tüm gün sadece burayı gezebildik.

"Hayat Güzeldir”, ”Schindler’in Listesi”, ”Piyanist”,
"Çizgili Pijamalı Çocuk"

Bu filmler bize Nazi Almanya'sının gerçek hikayelerini anlatan filmlerden birkaçı. Burayı gezdikten sonra, bu filmleri tekrar izlemeye karar verdik. Burası gerçekten içimize dokundu ve gerçek olduğunu bildiğimiz için çoğu yerinde gözlerimiz doldu..

Burayı gezdikten sonra söyleyebilirim ki evet, moral bozucu bir gün, ama bir o kadar da bilgilendirici bir gün oldu.

"Arbeit Macht Frei" – "Çalışmak Özgürleştirir"




Böyle yazıyor Dachau Toplama Kampının giriş kapısında.
Tabi bu, buraya getirilen insanlara ve tüm dünyaya söylenen koca bir yalan. Dachau ve Dachau örnek alınarak yapılan tüm toplama kampları ağır insanlık suçlarının işlendiği yerler.

Dachau çalışma kampı. Almanya'nın savaşı bitirmesinden sonra 1933 yılında kurulmuş. Burasının diğer kamplara göre en önemli farkı diğer kampları oluşturmak için kullanılan model toplama kampı olmasıymış.



Sanmayın ki Dachau çalışma kampına sadece Yahudiler getirilmiş. Almanların Yahudileri yaktığı yer gibi sanılsa da oradaki tutuklu listesinde büyük bir tehdit olarak görülen komünistler, sosyal demokratlar oluşturuyormuş. Sonrasında devlet adamları, din adamları ve arı ırkı yaratmak için tüm Yahudiler.

Kampa ulaştığınızda içeri girmeden sol tarafta sesli rehberleri alabileceğiniz bir alan mevcut. Onun dışında kampa giriş için ekstra bir ücret alınmıyor. Kamp rehber eşliğinde de gezilebiliyormuş. Acaba Türkçe de var mı diye merak etmiştim. Sesli rehberde Türkçe seçeneği de mevcutmuş. Biz daha çok oğlumda bulunan Münih tanıtım kitabından ve oradaki eserlerin altındaki yazılardan ağır ağır iyice okuyarak gezdik.

Kapıdan kampa girdiğinizde, hemen önünüzde apaçık koca bir alan mevcut. Sağ tarafta şu anda müze olan kısım ve hapishane, sol tarafta ise önceki haline göre birebir yapılmış 2 koğuş bulunuyor. Bu koskoca açık alan toplama kampındakilerin her sabah ve her akşam, her hava şartında yaklaşık 1 saat sayım için beklediği alanmış. Bazı zamanlar sayım için burada ölüleri de sıraya dizerlermiş. Eğer olması gereken sayıdan daha az sayı çıkarsa buradaki bekleme süresi bir kaç saati buluyormuş. Böyle durumlarda güçsüz düşüp bayılanlara diğerlerinin yardım etmesi yasakmış. Onun için, hasta tutukluların çoğunun, hava koşullarından dolayı beklerken orada yıkılarak ölürlermiş.

Dachau Toplama Kampında gözlem kuleleri ve elektrikli tellerle çevrili alandan dolayı kaçış tamamen zormuş.

Kampta bunlar yaşanırken kamp yöneticileri ve hükümet, tepki toplamamak için burada hayatın normal olduğu üzerine, yalan üstüne yalan uydurmuşlar.

Buradaki insanları halka birer böcek, kurtulunması gereken haşaratlar olarak gösteriyorlarmış. Bir bakıma kötü insanları ‘yola getirme’ ve topluma yeniden kazandırma kampı gibi gösterip, halkı kandırmak için ise kamp fotoğrafları yayınlıyorlarmış.

23 Türk de bu kampta hayatını kaybedenler arasındaymış. Kampa getirilenler arasında da bir hiyerarşi söz konusuymuş. Herkes aynı formaları giymek zorundayken insanları birbirinden ayırt edecek bazı işaretler de elbiselerine dikiliyormuş. Eş cinseller için pembe, asosyaller için siyah gibi.

Hapishane olarak kullanılan kısımda, burada bir süre kalıp kurtulmuş olanların sözlerinden alıntılar mevcut.

Bu sözlerden birinde şöyle yazıyordu: ”Sadece 4 günde bir kez sıcak yemek, onun dışında su ve biraz ekmek veriliyor. Yemek içinse sadece kap ve kaşık, başka hiç bir şey yok. Çatal yok, bıçak yok, temizlik için hiç bir şey yok. Yok yok!” Koğuşlarda ranzalar 3 katlı. Her bir yatağın yanında banyo eşyalarının asılması için ufak bir çengel, yatakların yanında masa ve sıralar var.


Barakalara yerleştirilen insanlar da bir hiyerarşiye göre yerleştiriliyormuş. Alman olup suçlu olanlar ön barakalara, Yahudiler en arka barakalara gibi.

Buradakiler arasında din adamları da olduğundan içeride bir kilise de var.

Alanın arkasına doğru Krematorium binaları var. Önce 2 tane fırın varken, yeni bir binaya 4 fırın daha yapılmış. Tabi bu fırın binalarını kim yapıyor dersiniz? Tabi ki burada çalıştırılan insanlar.

Buradaki Gaz odasının kullanılmadığı en azından bu yolla çok insanın öldürülmediği söyleniyor.

Burası büyük insanlık suçlarının işlendiği yerler. Bilimsel deneylerde bile burada çalıştırılan insanlar kullanılıyor. Herhangi bir uçak kazasında pilotun soğuk suda hipotermi geçirme deneyi için yaklaşık 60, düşük basınç deneyi içinse 70 kişi ölüyor mesela. Alman biliminin ilerlemesinin böyle kamplar sayesinde olduğunu duyunca kafamda soru işaretleri oluşmadı değil. 

Kampta resmi olarak 30.000 kişinin öldüğü biliniyor. Ama tabi ki kayıtlara yansımayanlarla birlikte tam bir cinayet kampı olduğu kesin.







Dachau Toplama Kampından Sonrası, 1945 yılında Amerikalılar kampa geldiğinde yaklaşık 2000 cesetle karşılaşıyorlar. Hastalıktan ve kötü şartlardan bir o kadar kişi de kurtarıldıktan sonra ölüyor.

Bir tutuklu burası için şöyle demiş: ”Tanrı’nın olmadığı yer.”
Kampta burada ölenler anısına bir çok anıt var. Anıtlar arasında kimliği bilinmeyen bir tutuklunun küllerinin saklandığı bir mezar da göreceksiniz.
Kısaca Almanların tarihlerinden utanmaları gereken bir devir.

Her ne kadar günümüz tıp bilimine olumlu katkılarından bahsedilse de, bu yapılanların insanlık suçu olduğu gerçeğini değişmez. O insanların yaşadıklarını, çektikleri acıları tahayyül edebilmemiz ne yazık ki mümkün değil. Alman bilimi şimdilerde aşıyla daha da önemsense de, bunları görünce daha neler oldu acaba diye düşünmekten kendimi alamadım.

yakılan küllerden yapılmış bir mezar yeri


Burayı gezmek yazıları okumak tamamıyla 4-5 saatimizi aldı. Yarın yola çıkacağımızdan dolayı biraz erken eve geldik.

Güzel bir akşam yemeğinden sonra, oğlumun Almanya'ya ilk geldiğinde 1 yıla yakın evinde kaldığı bir ailenin çay davetini kabul ettik. Münih'te ev arayan öğrencilere kendi evlerinin sıcaklığını hissettiren bu kişiye, öğrencilere yapmış olduğu yardımlardan dolayı teşekkür ettik. Güzel sohbetlerin ardından, bavullarımızı toplamak üzere evimize döndük. Yarın sabah erkenden havalimanına gitmemiz gerekecekti. Akşamdan her şeylerimizi hazırladık.

4.GÜN

Her güzel şeyin biteceği gibi, amaç sadece oğlumun yaşadığı yeri görmekle başlayan yolculuğumuz, onun bize hazırladığı 3 günlük gezi güzergahıyla bir çırpıda bitti. Havalimanında yine hiçbir zorluk yaşamadan pasaport kontrolünden geçerek uçağımıza yerleştik.

Geride, gezdiklerimiz gördüklerimiz bir de evlat hasretimiz kaldı. Ama onun mutlu ve de tek başına bu gurbet ellerde tüm işlerini başardığını görünce sadece gurur duyduk.